Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Şefaat Edecek midir?

Question

Evet Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şefaat edecektir ve şefaati kabul olunacaktır. Nitekim bir hadisinde şöyle buyurmuştur: انا اول شافع واول مشفع “Ben ilk şefaat edecek ve şefaati ilk kabul olunacak kişiyim.”301Şefaat hakkında birçok daha hadis vardır. Bunlardan bazıları: عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ أَنَّهُ قَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ مَاذَا رَدَّ إِلَيْكَ رَبُّكَ عَزَّ وَجَلَّ فِي الشَّفَاعَةِ؟ قَالَ: لَقَدْ ظَنَنْتُ لَتَكُونَنَّ أَوَّلَ مَنْ سَأَلَنِي “لِمَّا” رَأَيْتُ مِنْ حِرْصِكَ عَلَى الْعِلْمِ شَفَاعَتِي لِمَنْ يَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ مُخْلِصًا يُصَدِّقُ قَلْبُهُ لِسَانَهُ وَلِسَانُهُ قَلْبَهُ. Ebû Hüreyre (radiyallahu anh)’ın anlattığına göre o, “Ey Allah’ın Resulü! (sallallahu aleyhi ve sellem) Yüce Rabbin sana şefaat konusunda nasıl bir hak bahşetti?” diye sormuş, Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle cevap vermişti: “Senin ilme olan tutkunu bildiğim için bunu bana ilk soranın da sen olacağını tahmin etmiştim. Benim şefaatim, kalbi dilini, dili de kalbini tasdik ederek Allah-u Teâlâ’dan başka ilâh olmadığına samimiyetle şehâdet eden kimse içindir.”302 عَنْ أَبِى مُوسَى الأَشْعَرِيِّ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ): “خُيِّرْتُ بَيْنَ الشَّفَاعَةِ وَبَيْنَ أَنْ يَدْخُلَ نِصْفُ أُمَّتِى الْجَنَّةَ. فَاخْتَرْتُ الشَّفَاعَةَ. لأَنَّهَا أَعَمُّ وَأَكْفَى أَتُرَوْنَهَا لِلْمُتَّقِينَ؟ لاَ وَلَكِنَّهَا لِلْمُذْنِبِينَ الْخَطَّائِينَ الْمُتَلَوِّثِينَ.” Ebû Musa el-Eş’arî (radıyallahu anh)’ın naklettiğine göre, Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Bana, şefaat etme ya da ümmetimin yarısının cennete girmesi hakkında tercih yapma fırsatı verildi; ben şefaat etmeyi seçtim. Çünkü o daha kapsamlı ve daha yeterlidir. Siz şefaatimin takva sahibi mü’minler için mi olacağını sanırsınız? Hayır, aksine o, günahkârlar, çok hata işleyen ve kirlenenler içindir.”303 عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “لِكُلِّ نَبِيٍّ دَعْوَةٌ يَدْعُوهَا فَأُرِيدُ أَنْ أَخْتَبِئَ دَعْوَتِى شَفَاعَةً لأُمَّتِى يَوْمَ الْقِيَامَةِ.” Ebû Hüreyre (radıyallahu anh)’dan rivâyet edildiğine göre, Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Her peygamberin niyaz ettiği bir duası vardır. Ben de duamı kıyamet gününde ümmetime şefaat etmek için saklamak istiyorum.”304 عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ:قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “أَنَا سَيِّدُ وَلَدِ آدَمَ وَأَوَّلُ مَنْ تَنْشَقُّ عَنْهُ الأَرْضُ وَأَوَّلُ شَافِعٍ وَأَوَّلُ مُشَفَّعٍ.” Ebû Hüreyre (radiyallahu anh)’ın naklettiğine göre, Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Ben âdemoğlunun efendisi, kabri ilk açılacak olan, ilk şefaat edecek ve şefaati ilk kabul edilecek olanım.”305 عَنْ أَبِي أُمَامَةَ الْبَاهِلِيِّ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) :“اقْرَءُوا الْقُرْآنَ فَإِنَّهُ يَأْتِي شَفِيعًا يَوْمَ الْقِيَامَةِ لِصَاحِبِهِ…” Ebû Ümâme el-Bâhilî (radıyallahu anh)’ın naklettiğine göre, Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kur’ân okuyun! Çünkü Kur’ân, kıyamet gününde dostuna (okuyucusuna) şefaatçi olacaktır…”306Dolayısıyla Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) için şefaat hususunda iman edilmesi vâcip olan üç mesele vardır. Sırasıyla şöyledir: 1. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şefaat edecektir. 2. Şefaati kabul olacaktır. 3. İlk şefaat eden ve şefaati ilk kabul olan Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’dir. Kıyamet Günü’nün şiddetinden insanlar kurtuluş temenni edecektir. Bunun için Allah-u Teâlâ’nın peygamberlerine gideceklerdir. Çünkü onlar Allah-u Teâlâ ile kulları arasında bir vasıta ve elçidir. İlk olarak Âdem (aleyhisselam)’a giderler ve “Sen insanlığın babasısın bize şefaat et” derler. Hazreti Âdem (aleyhisselam) ise “Ben buna ehil değilim, ben buna ehil değilim. Nefsim, nefsim” der ve ağaçtan yasaklı olarak yediği için onlara mazur olduğunu belirtir. Daha sonra insanlar Nûh (aleyhisselam) a giderler. Nûh (aleyhisselam) da buna ehil olmadığı söyler. Bu şekilde her peygambere giderler ve şefaat isterler. Ancak hepsinden aynı cevabı alırlar. Her peygamber arasındaki mesafe de 1000 senelik mesafedir. En sonunda Peygamberimiz Hazreti Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’e gelirler ve ondan kendilerine şefaat etmesini isterler. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’ de “ben buna ehilim ben buna ehilim. Ümmetim, ümmetim” der. Arş’ın altında secde eder. Daha sonra Allah-u Teâlâ tarafından bir nida duyulur. “Ya Muhammed! (sallallahu aleyhi ve sellem) Başını kaldır şefaat et ki şefaatin kabul olsun” bunun üzerine Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) başını kaldırır ve hükümler kesildiği sırada şefaat eder. İşte bu şekilde şefaat kapısı açılır. İşte Kur’ân’da, وَمِنَ الَّيْلِ فَتَهَجَّدْ بِه۪ نَافِلَةً لَكَۗ عَسٰىٓ اَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا “Gecenin bir kısmında da uyanarak sana mahsus fazla bir ibadet olmak üzere teheccüd namazı kıl ki, Rabbin seni makâm-ı mahmûda ulaştırsın.”307 âyetinde ifade edilen “Makâm-ı Mahmûd” (övülen makam) da bu olacaktır. Bu Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’e özeldir. Bu Allah-u Teâlâ’nın ona vadettiği ‘Makâm-ı Mahmûd’un ilk aşamasıdır. Son aşaması ise cennet ehlinin cennette cehennem ehlinin cehennemde karar kılmasıdır. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in başka şefaatleri de vardır: - Bazı cennet ehlinin hesapsız bir şekilde cennete girmesi. - Cehenneme girmeyi hak eden bazı kişilerin cehenneme girmekten kurtulması. - Tevhid ehlinin ateşten çıkarılması. - Cennet ehlinin cennette derecelerinin artması. Ve bunlar dışında İmam Süyûtî (rahimehullah)’ın zikrettiği daha başka şefaatleri de vardır. Şefaat Nedir, Kimler Edecektir, Delilleri Nelerdir? حَدَّثَنَا عَفَّانُ حَدَّثَنَا خَالِدٌ يَعْنِي الْوَاسِطِيَّ قَالَ حَدَّثَنَا عَمْرُو بْنُ يَحْيَى الْأَنْصَارِيُّ عَنْ زِيَادِ بْنِ أَبِي زِيَادٍ مَوْلَى بَنِي مَخْزُومٍ عَنْ خَادِمٍ لِلنَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ رَجُلٍ أَوْ امْرَأَةٍ قَالَ كَانَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مِمَّا يَقُولُ لِلْخَادِمِ أَلَكَ حَاجَةٌ قَالَ حَتَّى كَانَ ذَاتَ يَوْمٍ فَقَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ حَاجَتِي قَالَ وَمَا حَاجَتُكَ قَالَ حَاجَتِي أَنْ تَشْفَعَ لِي يَوْمَ الْقِيَامَةِ قَالَ وَمَنْ دَلَّكَ عَلَى هَذَا قَالَ رَبِّي قَالَ إِمَّا لَا فَأَعِنِّي بِكَثْرَةِ السُّجُودِ Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), kendisine hizmet eden sahâbîlerin durumuyla yakından ilgilenir, ihtiyaçlarının olup olmadığını sorardı. Bu sahabilerden biri olan Rebîa b. Kâ’b el-Eslemî (radıyallahu anha)’da Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in, “Bir ihtiyacın var mı?” sorusuna sık sık muhatap olan kimselerdendi. Bir gün yine bu şekilde kendisine sorduğunda, “Evet, Ey Allah’ın Resulü! (Sallallahu aleyhi ve sellem) bir ihtiyacım var.” Dedi. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), “İhtiyacın nedir?” buyurduğunda da “İhtiyacım, kıyamet günü bana şefaat etmendir.” Cevabını verdi. Bunun üzerine fahri kâinat, (sallallahu aleyhi ve sellem) “Sana bu konuda kim yol gösterdi?” sorusunu yönelttiğinde o, “Rabbim.” Cevabını verdi. Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem), “İllâ bunu istiyorsan çok secde yaparak bana yardımcı ol!” buyurdu.308“Şefaat”, âhiret gününde Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in diğer peygamberlerin ve kendilerine izin verilen salih kimselerin, mü’minlerin bağışlanmaları için Allah-u Teâlâ katında dua ve niyazda bulunmaları anlamında kullanılmaktadır. Nitekim yukarıda anılan sahâbî de, şefaatin varlığından haberdar olmuş ve kıyamet gününde bundan istifade etmek istemişti. Cahiliye Dönemi’nde, insanlar arasında yaygın ve yanlış bir şefaat anlayışı vardı. Putlara tapmayı merkeze alan böyle çarpık bir anlayış sebebiyle şefaat fikri neredeyse Allah-u Teâlâ ortak koşmanın sembolü hâlini almıştı. Kur’ân-ı Kerîm, o günkü durumu, وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْ وَيَقُولُونَ هٰٓؤُ۬لَآءِ شُفَعَآؤُ۬نَا عِنْدَ اللّٰهِۜ قُلْ اَتُنَبِّؤُ۫نَ اللّٰهَ بِمَا لَا يَعْلَمُ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِۜ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ ﴿18﴾ “Allah-u Teâlâ’yı bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve “İşte bunlar Allah-u Teâlâ katında bizim şefaatçilerimizdir.” Diyorlar...”309 âyetinde tasvir etmektedir. Onlar bu anlayıştan ötürü Hazreti Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’e inanmak istemiyor ve putların kendileri ile Allah-u Teâlâ arasında aracı, şefaatçi olacaklarını belirtiyorlardı. اَلَا لِلّٰهِ الدّ۪ينُ الْخَالِصُۜ وَالَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اَوْلِيَآءَۢ مَا نَعْبُدُهُمْ اِلَّا لِيُقَرِّبُونَآ اِلَى اللّٰهِ زُلْفٰىۜ اِنَّ اللّٰهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ ف۪ي مَا هُمْ ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْد۪ي مَنْ هُوَ كَاذِبٌ كَفَّارٌ ﴿3﴾ “... O’nu bırakıp da başka dostlar edinenler, “Biz, onlara sadece bizi Allah-u Teâlâ’ya daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz.” Diyorlardı.”310Yani onlar Allah-u Teâlâ’ya değil putlara tapıyorlar ve onların yaratmaya gücü olmadığını bildiğinden aslında Allah’a (celle celâluhû) yaklaşmak istiyoruz diyorlardı. Âyet ve hadislerde anlatılan, iman ettiğimiz şefaat ise sadece Allah Teâlâ nın affetmeyi irade ettiği kişileri, değer verdiği dostları aracılıyla kurtararak onların değerini açığa çıkarmasıdır. Hayatını günahlara dalarak geçirmiş olsa da inanan bir insan, müşriklerin ve kâfirlerin aksine, günah işlerken bile Allah-u Teâlâ’dan başkasına itaat kastı taşımaz, günahıyla övünmez, aksine pişman olup, af diler. Ümitsizliğe, karamsarlığa kapılmadan, iman ettiği Rabbine karşı yüreğinin derinliklerinde kendisini kurtaracak bir ümit ışığı besler. Örneğin hz peygamberden şefaat talep eden sahâbeler bununla, onun Allah katındaki değerini bildiklerinden affolmamız için hususi olarak Allah-u Teâlâ’ya yalvarıp dua etmelerini istemişlerdir. Zira kişinin kendine dua etmesiyle beraber kendini Allah’a yaklaştıracak vesilelerle araması ve başka mü’minlerden dua istemesi aklen ve şeran doğru bir şeydir. Hz. peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), Hz. ömer (radıyallahu anh) umre yapmak için izin almaya geldiğinde “bizi de duanda unutma” diyerek duasını talep etmiştir. Öyleyse Allah-u Teâlâ’nın katında değeri olan kişilerin dua ve aracılıklarına tabi olmak aslında Allah-u Teâlâ’ya olan İhlas ve Tevhid inancından kaynaklanmaktadır. Çünkü ondan başka kimse günahları affedemez ve ondan başka ilah olmadığından yalvarıp dergahına kabul istediğimiz yine odur. Kur’ân, şefaat konusuna önemle vurgu yapmıştır. اَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ شُفَعَآءَۜ قُلْ اَوَلَوْ كَانُوا لَا يَمْلِكُونَ شَيْـًٔا وَلَا يَعْقِلُونَ ﴿43﴾ “Yoksa, Allah-u Teâlâ’dan başka şefaatçiler mi edindiler? De ki: Hiçbir şeye güçleri yetmese ve düşünemiyor olsalar da mı?”311 قُلْ لِلّٰهِ الشَّفَاعَةُ جَم۪يعًاۜ لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ﴿44﴾ “De ki: Şefaat tümüyle Allah-u Teâlâ’ya aittir. Göklerin ve yerin hükümranlığı O’nundur. Sonra yalnız O’na döndürüleceksiniz.”312 âyetleriyle Allah-u Teâlâ’ya ortak koşulan hiçbir şeyin değeri olmadığını ve bunların şefaatçi olamayacağını, şefaatlerinin hiçbir şekilde kabul edilmeyeceğini belirtmiştir. اِنَّ رَبَّكُمُ اللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ يُدَبِّرُ الْاَمْرَۜ مَا مِنْ شَف۪يعٍ اِلَّا مِنْ بَعْدِ اِذْنِه۪ۜ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُۜ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ ﴿3﴾ “Onun izni olmadan şefaat edebilecek hiçbir şefaatçi yoktur...” 313 مَن ذَا ٱلَّذِی یَشۡفَعُ عِندَهُۥۤ إِلَّا بِإِذۡنِهِۦۚ “Onun izni olmadıkça şefaat edecek kimmiş?” 314 لَا يَمْلِكُونَ الشَّفَاعَةَ اِلَّا مَنِ اتَّخَذَ عِنْدَ الرَّحْمٰنِ عَهْدًاۢ ﴿87﴾ “Rahmân’ın katında söz almış olanlardan başkaları şefaat hakkına sahip olmayacaklardır.”315 يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلَا يَشْفَعُونَۙ اِلَّا لِمَنِ ارْتَضٰى وَهُمْ مِنْ خَشْيَتِه۪ مُشْفِقُونَ ﴿28﴾ “Bunlar Allah-u Teâlâ’nın rızasına ermiş olandan başkasına şefaat edemezler...”316 يَوْمَئِذٍ لَا تَنْفَعُ الشَّفَاعَةُ اِلَّا مَنْ اَذِنَ لَهُ الرَّحْمٰنُ وَرَضِيَ لَهُ قَوْلًا ﴿109﴾ “O gün Rahmân’ın izin verdiği ve sözünden hoşlandığından başkasının şefaati fayda vermez.”317 وَلَا يَمْلِكُ الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ الشَّفَاعَةَ اِلَّا مَنْ شَهِدَ بِالْحَقِّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ ﴿86﴾ “Onu bırakıp taptıkları şeyler şefaat edemezler. Ancak bilerek Hakk’a şahitlik edenler şefaat edebilirler.”318Bütün bu âyetlerde sadece Allah-u Teâlâ’nın izin verdiklerinin şefaat edebileceğine işaret edilmektedir. Buna göre Allah-u Teâlâ’nın rahmet ve ikramı ile bazı mü’minlerin şefaatine izin vereceği anlaşılmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de kâfirler, Allah-u Teâlâ’ya ortak koşan müşrikler ve âhireti inkâr edenler için şefaatin söz konusu olamayacağı ayrıca belirtilmiştir: فَمَا تَنْفَعُهُمْ شَفَاعَةُ الشَّافِع۪ينَۜ ﴿48﴾ “Onlara (kâfirlere) şefaatçilerin şefaati fayda vermez.” 319 وَاَنْذِرْ بِهِ الَّذ۪ينَ يَخَافُونَ اَنْ يُحْشَرُوٓا اِلٰى رَبِّهِمْ لَيْسَ لَهُمْ مِنْ دُونِه۪ وَلِيٌّ وَلَا شَف۪يعٌ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ ﴿51﴾ “Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları onunla (Kur’ân ile) uyar. Onlar için Rablerinden başka ne bir dost ne de bir şefaatçi vardır...” 320 ف۪ي جَنَّاتٍۜۛ يَتَسَآءَلُونَۙ ﴿40﴾ عَنِ الْمُجْرِم۪ينَۙ ﴿41﴾ مَا سَلَكَكُمْ ف۪ي سَقَرَ ﴿42﴾ قَالُوا لَمْ نَكُ مِنَ الْمُصَلّ۪ينَۙ ﴿43﴾ وَلَمْ نَكُ نُطْعِمُ الْمِسْك۪ينَۙ ﴿44﴾ وَكُنَّا نَخُوضُ مَعَ الْخَآئِض۪ينَۙ ﴿45﴾ وَكُنَّا نُكَذِّبُ بِيَوْمِ الدّ۪ينِۙ ﴿46﴾ حَتّٰىٓ اَتٰينَا الْيَق۪ينُۜ ﴿47﴾ فَمَا تَنْفَعُهُمْ شَفَاعَةُ الشَّافِع۪ينَۜ ﴿48﴾ “Onlar (ashâbü”l-yemîn) cennetlerdedirler. Birbirlerine suçlular hakkında sorular sorarlar ve dönüp onlara şöyle derler: “Sizi cehenneme ne soktu?” Onlar şöyle derler: “Biz namaz kılanlardan değildik. Yoksula yedirmezdik. Bâtıla dalanlarla birlikte biz de dalardık. Ceza gününü de yalanlıyorduk. Nihâyet ölüm bize gelip çattı.” Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez.”321Allah-u Teâlâ’yı inkâr eden kimse peygamber yakını bile olsa kendisi için şefaat ve bağışlanmanın mümkün olmayacaktır: مَا كَانَ لِلنَّبِيِّ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوٓا اَنْ يَسْتَغْفِرُوا لِلْمُشْرِك۪ينَ وَلَوْ كَانُوٓا اُو۬ل۪ي قُرْبٰى مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُمْ اَصْحَابُ الْجَح۪يمِ ﴿113﴾ وَمَا كَانَ اسْتِغْفَارُ اِبْرٰه۪يمَ لِاَب۪يهِ اِلَّا عَنْ مَوْعِدَةٍ وَعَدَهَآ اِيَّاهُۚ فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُٓ اَنَّهُ عَدُوٌّ لِلّٰهِ تَبَرَّاَ مِنْهُۜ اِنَّ اِبْرٰه۪يمَ لَاَوَّاهٌ حَل۪يمٌ ﴿114﴾ “Cehennem ehli oldukları açıkça kendilerine belli olduktan sonra —yakınları da olsalar— Allah-u Teâlâ’ya ortak koşanlar için af dilemek ne Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’e yaraşır ne de mü’minlere. İbrâhim (aleyhisselam)’ın babası için af dilemesi sadece ona verdiği bir söz yüzündendi. Onun bir Allah-u Teâlâ’nın düşmanı olduğu kendisine açıkça belli olunca, ondan uzaklaştı...”322 وَحَدَّثَنَا قُتَيْبَةُ بْنُ سَعِيدٍ حَدَّثَنَا لَيْثٌ عَنِ ابْنِ الْهَادِ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ خَبَّابٍ عَنْ أَبِى سَعِيدٍ الْخُدْرِىِّ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ذُكِرَ عِنْدَهُ عَمُّهُ أَبُو طَالِبٍ فَقَالَ « لَعَلَّهُ تَنْفَعُهُ شَفَاعَتِى يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَيُجْعَلُ فِى ضَحْضَاحٍ مِنْ نَارٍ يَبْلُغُ كَعْبَيْهِ يَغْلِى مِنْهُ دِمَاغُهُ Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’e, kendisini müşriklere karşı koruyan, himaye eden amcası Ebû Tâlib’e şefaat edip edemeyeceği sorulunca, şefaatinin onun azâbını azaltma ihtimali olsa da, cehennemden kurtarmaya yetmeyeceğini belirtmiştir.323 Bütün bu âyet ve hadislerde vurgulanan ortak nokta, şefaat etme izni verenin, şefaat edilebilecek kişileri belirleyenin ve buna rıza gösterenin Allah-u Teâlâ olduğu gerçeğidir. حَدَّثَنَا سَعِيدُ بْنُ مَرْوَانَ حَدَّثَنَا أَحْمَدُ بْنُ يُونُسَ حَدَّثَنَا عَنْبَسَةُ بْنُ عَبْدِ الرَّحْمَنِ عَنْ عِلاَقِ بْنِ أَبِى مُسْلِمٍ عَنْ أَبَانَ بْنِ عُثْمَانَ عَنْ عُثْمَانَ بْنِ عَفَّانَ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم « يَشْفَعُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ ثَلاَثَةٌ الأَنْبِيَاءُ ثُمَّ الْعُلَمَاءُ ثُمَّ الشُّهَدَاءُ » Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), “Kıyamet günü üç zümre şefaat eder; peygamberler, sonra âlimler, sonra da şehitler.”324 buyurarak şefaat için izin verilenlerin kimler olduğunu beyan etmişti. Yaşamları boyunca bütün gayretlerini, insanları doğru yola çağırmak için seferber eden peygamberler şefaat ederler. Peygamberlik gibi ulvî bir görev sayesinde dünyada insanların en değerlisi olma payesine sahip olan bu yüce insanlar âhirette insanların kurtuluşu için aracılık etmek gibi ilâhî bir lütfa, şerefli bir makama elbette lâyıktırlar. Şehitler ve âlimler için verilen şefaat izni, onları diğer insanlardan ayıran üstün vasıfları dolayısıyladır. İnsanlığı karanlıktan aydınlığa çağıran peygamberler gibi iyiliği emredip kötülükten alıkoyan, hak uğruna canından vazgeçen, Allah (celle celâluhû) ve Resulüne (sallallahu aleyhi ve sellem) itaatte zirveye ulaşan bu insanlar, elbette Rableri katında onurlu ve şerefli bir makama nail olurlar. حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عَبْدِ الرَّحْمَنِ حَدَّثَنَا نُعَيْمُ بْنُ حَمَّادٍ حَدَّثَنَا بَقِيَّةُ بْنُ الْوَلِيدِ عَنْ بَحِيرِ بْنِ سَعْدٍ عَنْ خَالِدِ بْنِ مَعْدَانَ عَنِ الْمِقْدَامِ بْنِ مَعْدِيكَرِبَ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم « لِلشَّهِيدِ عِنْدَ اللَّهِ سِتُّ خِصَالٍ يُغْفَرُ لَهُ فِى أَوَّلِ دَفْعَةٍ وَيَرَى مَقْعَدَهُ مِنَ الْجَنَّةِ وَيُجَارُ مِنْ عَذَابِ الْقَبْرِ وَيَأْمَنُ مِنَ الْفَزَعِ الأَكْبَرِ وَيُوضَعُ عَلَى رَأْسِهِ تَاجُ الْوَقَارِ الْيَاقُوتَةُ مِنْهَا خَيْرٌ مِنَ الدُّنْيَا وَمَا فِيهَا وَيُزَوَّجُ اثْنَتَيْنِ وَسَبْعِينَ زَوْجَةً مِنَ الْحُورِ الْعِينِ وَيُشَفَّعُ فِى سَبْعِينَ مِنْ أَقَارِبِهِ » . قَالَ أَبُو عِيسَى هَذَا حَدِيثٌ صَحِيحٌ غَرِيبٌ . Ayrıca Resul-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem), şehitlerin altı özelliğinden birinin, akrabalarına şefaat edebilmelerine izin verilmesi olduğunu söyler.325 حَدَّثَنَا عَلِىُّ بْنُ حُجْرٍ أَخْبَرَنَا حَفْصُ بْنُ سُلَيْمَانَ عَنْ كَثِيرِ بْنِ زَاذَانَ عَنْ عَاصِمِ بْنِ ضَمْرَةَ عَنْ عَلِىِّ بْنِ أَبِى طَالِبٍ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم « مَنْ قَرَأَ الْقُرْآنَ وَاسْتَظْهَرَهُ فَأَحَلَّ حَلاَلَهُ وَحَرَّمَ حَرَامَهُ أَدْخَلَهُ اللَّهُ بِهِ الْجَنَّةَ وَشَفَّعَهُ فِى عَشَرَةٍ مِنْ أَهْلِ بَيْتِهِ كُلُّهُمْ وَجَبَتْ لَهُ النَّارُ » . Aynı şekilde Kur’ân’ı okuyup ezberleyen, helâl kıldıklarını helâl sayan ve haram kıldıklarını haram kabul edip uzak duran hafız kimselerin de cennete gireceklerini ve Kur’ân sayesinde ailelerine şefaatçi olabileceklerini bildirir.326İnananların kurtuluşu için hüküm gününün sahibi olan Allah-u Teâlâ’dan bağışlanma dileyerek şefaat kapısını çalacak olanlar sadece peygamberler ve şehitler değildir. Kıyamet günü salih mü’minler de, cezaya çarptırılan kardeşlerinin azaptan kurtulmaları için Rablerine dua ederler. Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem), mü’minlerin cehenneme giren kardeşlerinin kurtuluşu için Rablerine yakarışlarını şöyle bir tabloyla tasvir eder: حَتَّى إِذَا خَلَصَ الْمُؤْمِنُونَ مِنَ النَّارِ فَوَالَّذِى نَفْسِى بِيَدِهِ مَا مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ بِأَشَدَّ مُنَاشَدَةً لِلَّهِ فِى اسْتِقْصَاءِ الْحَقِّ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ لِلَّهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ لإِخْوَانِهِمُ الَّذِينَ فِى النَّارِ يَقُولُونَ رَبَّنَا كَانُوا يَصُومُونَ مَعَنَا وَيُصَلُّونَ وَيَحُجُّونَ . فَيُقَالُ لَهُمْ أَخْرِجُوا مَنْ عَرَفْتُمْ . فَتُحَرَّمُ صُوَرُهُمْ عَلَى النَّارِ فَيُخْرِجُونَ خَلْقًا كَثيرًا قَدْ أَخَذَتِ النَّارُ إِلَى نِصْفِ سَاقَيْهِ وَإِلَى رُكْبَتَيْهِ ثُمَّ يَقُولُونَ رَبَّنَا مَا بَقِىَ فِيهَا أَحَدٌ مِمَّنْ أَمَرْتَنَا بِهِ . فَيَقُولُ ارْجِعُوا فَمَنْ وَجَدْتُمْ فِى قَلْبِهِ مِثْقَالَ دِينَارٍ مِنْ خَيْرٍ فَأَخْرِجُوهُ . فَيُخْرِجُونَ خَلْقًا كَثِيرًا ثُمَّ يَقُولُونَ رَبَّنَا لَمْ نَذَرْ فِيهَا أَحَدًا مِمَّنْ أَمَرْتَنَا . ثُمَّ يَقُولُ ارْجِعُوا فَمَنْ وَجَدْتُمْ فِى قَلْبِهِ مِثْقَالَ نِصْفِ دِينَارٍ مِنْ خَيْرٍ فَأَخْرِجُوهُ . فَيُخْرِجُونَ خَلْقًا كَثِيرًا ثُمَّ يَقُولُونَ رَبَّنَا لَمْ نَذَرْ فِيهَا مِمَّنْ أَمَرْتَنَا أَحَدًا . ثُمَّ يَقُولُ ارْجِعُوا فَمَنْ وَجَدْتُمْ فِى قَلْبِهِ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ مِنْ خَيْرٍ فَأَخْرِجُوهُ . فَيُخْرِجُونَ خَلْقًا كَثِيرًا ثُمَّ يَقُولُونَ رَبَّنَا لَمْ نَذَرْ فِيهَا خَيْرًا » . وَكَانَ أَبُو سَعِيدٍ الْخُدْرِىُّ يَقُولُ إِنْ لَمْ تُصَدِّقُونِى بِهَذَا الْحَدِيثِ فَاقْرَءُوا إِنْ شِئْتُمْ ( إِنَّ اللَّهَ لاَ يَظْلِمُ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ وَإِنْ تَكُ حَسَنَةً يُضَاعِفْهَا وَيُؤْتِ مِنْ لَدُنْهُ أَجْرًا عَظِيمًا “Mü’minler Rablerine diyecekler ki, “Ey Rabbimiz! Bu cehenneme girecek olanlar, bizim mü’min kardeşlerimizdi. Bizimle birlikte namaz kılıyor, bizimle oruç tutuyor, bizimle hacca gidiyorlardı. Fakat sen onları ateşe koymuşsun?” Allah-u Teâlâ onlara, “Gidin onlardan tanıdıklarınızı oradan çıkarın.” Buyurunca, cehennemliklerin yanına giderler. Onları yüzlerinden tanırlar, bir kısmı dizlerine kadar ateş içerisindedirler, bir kısmı da topuklarına kadar ateşte. Onları ateşten çıkarınca, “Yâ Rabbi, emrettiklerini çıkardık.” Deyip Allah-u Teâlâ’ya yönelirler. Allah-u Teâlâ’da, “Önce kalplerinde dinar ağırlığında iman olanları, sonra yarım dinar ağırlığında iman olanları, daha sonra da kalplerinde zerre miktarı iman olanları ateşten çıkarın.” Buyurur.” Hadisi, Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’den nakleden Ebû Saîd el-Hudrî (radıyallahu anh), bu söylediklerine inanmayanların şu âyeti okumalarını tavsiye eder: “Şüphesiz Allah (celle celâluhû), kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan günahları ise dilediği kimseler için bağışlar. Allah-u Teâlâ’ya şirk koşan kimse, şüphesiz büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur. (Nisâ, 4/48;)”327 Mü’minlerin cehennem azâbından kurtulması için şefaat etmelerine izin verilenler arasında melekler de vardır. İnsanlığa hidâyet kaynağı olan Kur’ân’ın bize ulaşmasında görev yapan ve inananlar için yeryüzünde bağışlanma dileyen melekler328, dünyada mü’minlerin kurtuluşu için yerine getirdikleri vazifelerini, âhirette peygamberlerle birlikte mü’minlere şefaat dileyerek bir kez daha ifa ederler.329O gün melekler Allah-u Teâlâ’nın izin verdiği kimselere şefaat eder ve Allah-u Teâlâ’ya şöyle yalvarırlar: اَلَّذ۪ينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْشَ وَمَنْ حَوْلَهُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيُؤْمِنُونَ بِه۪ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُواۚ رَبَّنَا وَسِعْتَ كُلَّ شَيْءٍ رَحْمَةً وَعِلْمًا فَاغْفِرْ لِلَّذ۪ينَ تَابُوا وَاتَّبَعُوا سَب۪يلَكَ وَقِهِمْ عَذَابَ الْجَح۪يمِ ﴿7﴾ “Ey Rabbimiz! Senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O hâlde tevbe eden ve senin yoluna uyanları bağışla ve onları cehennem azâbından koru.”330 Bu rivâyetlere bakılarak şefaatin, herhangi bir dereceyi hak etmeyen birisi için yapılan aracılık, kayırma, imtiyaz şeklinde olacağı anlaşılmamalıdır. Zira böyle bir durum ne ilâhî adalet ne de şefaat etmelerine izin verilenler açısından mümkündür. Aslında şefaat, sonsuz derecede rahmet sahibi olan Allah-u Teâlâ’nın, şirke ve küfre bulaşmayan kullarını affedip bağışlamasının yollarından biridir. Kur’ân-ı Kerîm’de, اِنَّ اللّٰهَ لَا يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِه۪ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ لِمَنْ يَشَآءُۚ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدِ افْتَرٰىٓ اِثْمًا عَظ۪يمًا ﴿48﴾ “Şüphesiz Allah-u Teâlâ, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalanları ise dilediği kimseler için bağışlar.”331 Hadisi şerifte de, حَدَّثَنَا أَبُو بَكْرِ بْنُ أَبِى شَيْبَةَ وَزُهَيْرُ بْنُ حَرْبٍ كِلاَهُمَا عَنْ إِسْمَاعِيلَ بْنِ إِبْرَاهِيمَ – قَالَ أَبُو بَكْرٍ حَدَّثَنَا ابْنُ عُلَيَّةَ – عَنْ خَالِدٍ قَالَ حَدَّثَنِى الْوَلِيدُ بْنُ مُسْلِمٍ عَنْ حُمْرَانَ عَنْ عُثْمَانَ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم « مَنْ مَاتَ وَهُوَ يَعْلَمُ أَنَّهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ دَخَلَ الْجَنَّةَ » “Her kim Allah-u Teâlâ’dan başka ilâh olmadığını bilerek ölürse cennete girecektir.”332 buyrulur. Bu anlamda nakledilen diğer rivâyetlerde de Allah-u Teâlâ’nın iman edip şirke bulaşmayan insanları dileyeceği bir zamanda affedeceğine işaret edilir. Bu âyet ve hadisler, insanları ibadet etmekten ve salih ameller işlemekten alıkoymamalı, onları gevşekliğe sevk etmemelidir. حَدَّثَنَا مُؤَمَّلُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ حَدَّثَنَا حَمَّادُ بْنُ سَلَمَةَ حَدَّثَنَا أَبُو عِمْرَانَ الْجَوْنِيُّ عَنْ أَبِي بَكْرِ بْنِ أَبِي مُوسَى عَنْ أَبِيهِ قَالَأَتَيْتُ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَمَعِي نَفَرٌ مِنْ قَوْمِي فَقَالَ أَبْشِرُوا وَبَشِّرُوا مَنْ وَرَاءَكُمْ إِنَّهُ مَنْ شَهِدَ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ صَادِقًا بِهَا دَخَلَ الْجَنَّةَ فَخَرَجْنَا مِنْ عِنْدِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ نُبَشِّرُ النَّاسَ فَاسْتَقْبَلَنَا عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ فَرَجَعَ بِنَا إِلَى رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ عُمَرُ يَا رَسُولَ اللَّهِ إِذَنْ يَتَّكِلَ النَّاسُ قَالَ فَسَكَتَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ Hz. Ömer (radiyallahu anh) ile Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) arasında yaşanan bir olayı Ebû Musa el-Eş’arî (radıyallahu anh) şöyle anlatıyor: “Bir gün kabilemden birkaç kişiyle birlikte Hazreti Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’e uğradığımda, “Müjdeler olsun, başkalarına da bu müjdeyi verin. Kim sadık kalarak Allah-u Teâlâ’dan başka ilâh olmadığına şehâdet ederse cennete gider.” Buyurdu. Daha sonra onun (sallallahu aleyhi ve sellem) huzurundan ayrıldım ve bu durumu insanlara müjdelemeye başladım. Yolda Ömer b. Hattâb (radıyallahu anh) karşımıza çıktı, (bu hadisi öğrenince) bizi Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e geri götürdü ve “Ey Allah’ın Resulü! (sallallahu aleyhi ve sellem) Buyurduğunuz müjdeli haber insanlara duyurulduğu takdirde buna güven(ip amel etmeyi terk ed) ebilirler.” Dedi. Bunun üzerine Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) sustu.”333Bu olayın Hazreti Ömer (radıyallahu anh) ile Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) arasında geçtiği de nakledilmektedir.334 Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Hazreti Ömer (radıyallahu anh)’ın bu hassasiyetine cevap vermeyip sessiz kalması bir yanlış anlaşılmanın söz konusu olabileceğine işaret etmektedir. Hazreti Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem) bu şekilde ashabına müjde verirken Allah-u Teâlâ’nın rahmet ve mağfiretinin sonsuz olduğunu ifade etmek istemişti. Yoksa iyilik işleyenlerle, işlemeyenlerin eşit olması veya insanların salih ameller işlemekten uzaklaşmaları için değildi. Nitekim Risâlet görevinin asıl amacı, tevhid, ibadet ve salih amellerin yaygınlaşması idi. Kuşkusuz bu sorumlulukları hakkıyla yerine getirenler ile gevşek davrananlar ilâhî adalet gereği bir olmayacaktır. Zira, فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُۜ ﴿7﴾ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ ﴿8﴾ “Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görecektir. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görecektir.”335 âyetleri bu hususa işaret etmektedir. Âyet ve hadislerde geçen şefaat konusunun, ilâhî adalete ters düştüğü sanılmamalıdır. Şüphesiz Allah-u Teâlâ, mutlak adalet sahibidir. Her yapılanın karşılığını vereceğini vaad etmiştir. Vaadinde de sadıktır. Ancak kişinin ibadet yaptıktan sonra takdirin Allah-u Teâlâ’nın elinde olduğu, sonucu belirleyenin de yine O olduğu inancından ayrılmaması gerekir. İyi bilmelidir ki kul, ne kadar çaba sarf ederse etsin, ne tür ameller yaparsa yapsın, yerine getirdiği bu ibadet ve taatler onun kurtuluşunun garantisi değildir. Zira bu amellerin kabul edilip edilmemesi önemlidir. Ayrıca ömürle sınırlı bir vakitte eda edilen ibadetler sadece dünya hayatındaki nimetlere dahi denk olamazken nasıl sonsuz ahiret hayatındaki sonsuz nimetleri hak etmeye sebep olsun? Nitekim bir gün Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ashâbına, « مَا مِنْ أَحَدٍ يُدْخِلُهُ عَمَلُهُ الْجَنَّةَ » . فَقِيلَ وَلاَ أَنْتَ يَا رَسُولَ اللَّهِ قَالَ « وَلاَ أَنَا إِلاَّ أَنْ يَتَغَمَّدَنِى رَبِّى بِرَحْمَةٍ » . “İşlerinizde ifrat ve tefrite kaçmayın, mutedil ve doğru olun; bilin ki sizden hiçbir kimse ameli sayesinde kurtuluşa eremez.” Buyurur. Ashâb, “Yâ Resulallah (sallallahu aleyhi ve sellem), siz de mi?” derler. Bunun üzerine Hazreti Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “Evet, Allah-u Teâlâ rahmetiyle ve lütfuyla kuşatmazsa ben de kurtulamam.”336 حَدَّثَنَا يَحْيَى بْنُ بُكَيْرٍ حَدَّثَنَا اللَّيْثُ عَنْ عُقَيْلٍ عَنِ ابْنِ شِهَابٍ قَالَ أَخْبَرَنِى خَارِجَةُ بْنُ زَيْدِ بْنِ ثَابِتٍ أَنَّ أُمَّ الْعَلاَءِ – امْرَأَةً مِنَ الأَنْصَارِ – بَايَعَتِ النَّبِىَّ صلى الله عليه وسلم أَخْبَرَتْهُ أَنَّهُ اقْتُسِمَ الْمُهَاجِرُونَ قُرْعَةً فَطَارَ لَنَا عُثْمَانُ بْنُ مَظْعُونٍ ، فَأَنْزَلْنَاهُ فِى أَبْيَاتِنَا ، فَوَجِعَ وَجَعَهُ الَّذِى تُوُفِّىَ فِيهِ ، فَلَمَّا تُوُفِّىَ وَغُسِّلَ وَكُفِّنَ فِى أَثْوَابِهِ ، دَخَلَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَقُلْتُ رَحْمَةُ اللَّهِ عَلَيْكَ أَبَا السَّائِبِ ، فَشَهَادَتِى عَلَيْكَ لَقَدْ أَكْرَمَكَ اللَّهُ . فَقَالَ النَّبِىُّ صلى الله عليه وسلم « وَمَا يُدْرِيكِ أَنَّ اللَّهَ قَدْ أَكْرَمَهُ » . فَقُلْتُ بِأَبِى أَنْتَ يَا رَسُولَ اللَّهِ فَمَنْ يُكْرِمُهُ اللَّهُ فَقَالَ « أَمَّا هُوَ فَقَدْ جَاءَهُ الْيَقِينُ ، وَاللَّهِ إِنِّى لأَرْجُو لَهُ الْخَيْرَ ، وَاللَّهِ مَا أَدْرِى – وَأَنَا رَسُولُ اللَّهِ – مَا يُفْعَلُ بِى » . قَالَتْ فَوَاللَّهِ لاَ أُزَكِّى أَحَدًا بَعْدَهُ أَبَدًا İbadete olan düşkünlüğüyle bilinen sahâbîlerden Osman b. Mazûn (radıyallahu anh) vefat ettiği zaman, Hazreti Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’e biat etme şerefini elde etmiş olan hanım sahâbî Ümmü”1-Alâ” (radıyallahu anha), Allah-u Teâlâ’nın Osman b. Mazûn (radiyallahu anh)’a lütfuyla ikramda bulunacağını söyler. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’de, “Allah-u Teâlâ’nın ona ikramda bulunacağını nereden biliyorsun?” diye sorar. Hanım sahâbî, “Ey Allah-u Teâlâ’nın Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem), Allah-u Teâlâ ona ikramda bulunmaz da kime bulunur?” deyince fahri kainat efendimiz, “Şüphesiz ölüm ona gelmiştir. Allah-u Teâlâ yemin ederim ki ben onun için hayır diliyorum. Allah-u Teâlâ yemin ederim ki ben bile Allah’ın Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) olduğum hâlde, yarın bana ne muamele yapılacağını bilemem.” Buyurmuşlardır.337 Buna göre kişi belirlenen görevlerini yerine getirecek, uğraşıp çabalayacak, ardından Allah-u Teâlâ’nın adaletine güvenerek rahmet, mağfiret ve şefaatini bekleyecektir. Çünkü havf ve reca yani korku ile ümit arasında olmak farzdır. Bunun yanında Kur’ân-ı Kerîm’de, وَيَوْمَ نَبْعَثُ ف۪ي كُلِّ اُمَّةٍ شَه۪يدًا عَلَيْهِمْ مِنْ اَنْفُسِهِمْ وَجِئْنَا بِكَ شَه۪يدًا عَلٰى هٰٓؤُ۬لَآءِۜ وَنَزَّلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ تِبْيَانًا لِكُلِّ شَيْءٍ وَهُدًى وَرَحْمَةً وَبُشْرٰى لِلْمُسْلِم۪ينَ۟ ﴿89﴾ “(Ey Muhammed! (sallallahu aleyhi ve sellem) Her ümmetin kendi içinden üzerlerine bir şahit göndereceğimiz, seni de onların üzerine bir şahit olarak getireceğimiz günü düşün...”338 âyetinde Hazreti Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kıyamet gününde ümmetine şahit olacağından bahsedilmektedir. Bu âyetlere göre şefaat, bir anlamda Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ümmetinden şirke bulaşmamış, tevhid akidesi üzerine sebat gösteren insanlara Allah-u Teâlâ katında şahitlik etmesi anlamına gelmektedir. حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُوسُفَ حَدَّثَنَا سُفْيَانُ عَنِ الأَعْمَشِ عَنْ إِبْرَاهِيمَ عَنْ عَبِيدَةَ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ قَالَ قَالَ لِى النَّبِىُّ صلى الله عليه وسلم « اقْرَأْ عَلَىَّ » . قُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ آقْرَأُ عَلَيْكَ وَعَلَيْكَ أُنْزِلَ قَالَ « نَعَمْ » . فَقَرَأْتُ سُورَةَ النِّسَاءِ حَتَّى أَتَيْتُ إِلَى هَذِهِ الآيَةِ ( فَكَيْفَ إِذَا جِئْنَا مِنْ كُلِّ أُمَّةٍ بِشَهِيدٍ وَجِئْنَا بِكَ عَلَى هَؤُلاَءِ شَهِيدًا ) قَالَ « حَسْبُكَ الآنَ » . فَالْتَفَتُّ إِلَيْهِ فَإِذَا عَيْنَاهُ تَذْرِفَانِ . Rahmet Elçisi (sallallahu aleyhi ve sellem) bir gün yakın dostlarından Abdullah b. Mes’ûd (radıyalahu anh)’a seslenir: “Abdullah! Gel de bana Kur’ân oku.” Bir an için şaşıran değerli sahâbî, “Yâ Resulallah (sallallahu aleyhi ve sellem), Kur’ân size indirilmişken, ben mi size okuyayım?” sözleriyle anlatır duygularını. “Evet.” Buyurur, Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem). “Ben Kur’ân’ı başkasından dinlemeyi de çok seviyorum.” İbn Mes’ûd (radıyallahu anh) Nisâ sûresinin yaratılışı hatırlatan, yetime saygıyı öngören, miras paylaşımını açıklayan âyetlerini okur. Kırk birinci âyete geldiğinde Hazreti Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in gözlerinden yaşlar dökülür ve “Yeter.” Buyurur. Onu ağlatan âyet şudur: “Her ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onların üzerine bir şahit yaptığımız zaman, bakalım onların hâli nice olacak!”339 Çünkü şahit olmak, aynı zamanda onlara şefaatçi, tanık olmak anlamına gelen ağır bir sorumluluktur. İnsanoğlu yaratıldığı andan itibaren, kendisine rahmet ellerini uzatacak, imtihan için gönderildiği dünya hayatını başarıyla tamamlayıp Yaratıcı’sının huzuruna mahcubiyet duymadan çıkaracak peygamberlerin şefkat kanatlarına muhtaçtır. Allah-u Teâlâ, daha dünyadayken Hazreti Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’den hem kendisinin hem de inanmış erkek ve kadınların günahlarının bağışlanması için dua etmesini ister.340 Peygamberlerin rehberliğinde dünya hayatını yaratılış gayesine uygun olarak mutlu bir şekilde geçiren insan, elbette ki âhirette de onların yardım elinin uzanmasını bekler. Nitekim Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem), kendisine âyette emrolunduğu gibi ellerini âhirette mü’minlerin kurtuluşu için semaya kaldıracak, mutlak hüküm sahibinin karşısında af ve mağfiret kapılarının açılması için yakaracaktır.341 Bu yönüyle şefaat, günahkâr mü’minlerin kurtuluşu için ve Allah-u Teâlâ’nın onlara yardım etmesi için dudaklardan dökülen, yüreklerden süzülen ve Rabbe yöneltilen samimi dualardır. Peygamberlerin, meleklerin, şehitlerin, salih kişilerin ve başkalarının şefaati ancak Allah-u Teâlâ’nın izin vermesi ve rıza göstermesiyle mümkün olabilecektir. Allah-u Teâlâ’nın izni ve rızası olmadan hiçbir şekilde şefaat edilemeyeceği gibi şefaat edebilecekler de bu şekilde bir talepte bulunamayacaklardır. حَدَّثَنَا مُسَدَّدٌ حَدَّثَنَا يَحْيَى عَنْ أَبِى حَيَّانَ قَالَ حَدَّثَنِى أَبُو زُرْعَةَ قَالَ حَدَّثَنِى أَبُو هُرَيْرَةَ – رضى الله عنه – قَالَ قَامَ فِينَا النَّبِىُّ صلى الله عليه وسلم فَذَكَرَ الْغُلُولَ فَعَظَّمَهُ وَعَظَّمَ أَمْرَهُ قَالَ « لاَ أُلْفِيَنَّ أَحَدَكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَلَى رَقَبَتِهِ شَاةٌ لَهَا ثُغَاءٌ عَلَى رَقَبَتِهِ فَرَسٌ لَهُ حَمْحَمَةٌ يَقُولُ يَا رَسُولَ اللَّهِ ، أَغِثْنِى . فَأَقُولُ لاَ أَمْلِكُ لَكَ شَيْئًا ، قَدْ أَبْلَغْتُكَ . وَعَلَى رَقَبَتِهِ بَعِيرٌ لَهُ رُغَاءٌ ، يَقُولُ يَا رَسُولَ اللَّهِ أَغِثْنِى . فَأَقُولُ لاَ أَمْلِكُ لَكَ شَيْئًا ، قَدْ أَبْلَغْتُكَ . وَعَلَى رَقَبَتِهِ صَامِتٌ ، فَيَقُولُ يَا رَسُولَ اللَّهِ أَغِثْنِى . فَأَقُولُ لاَ أَمْلِكُ لَكَ شَيْئًا ، قَدْ أَبْلَغْتُكَ . أَوْ عَلَى رَقَبَتِهِ رِقَاعٌ تَخْفِقُ ، فَيَقُولُ يَا رَسُولَ اللَّهِ أَغِثْنِى . فَأَقُولُ لاَ أَمْلِكُ لَكَ شَيْئًا ، قَدْ أَبْلَغْتُكَ » . وَقَالَ أَيُّوبُ عَنْ أَبِى حَيَّانَ فَرَسٌ لَهُ حَمْحَمَةٌ . Hazreti Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), ganimete ve kamu malına ihanet edenlerin karşılaşacakları durumu tasvir ederken, kıyamet gününde bazı kimselerin, omuzlarında meleyen bir koyunla, bazılarının omuzlarında homurdayan bir at veya böğüren bir sığır ile bazılarının da sırtlarında taşıdıkları altın, gümüş ile geleceklerini ve şefaat talebinde bulunacaklarını anlatır. O gün bu şekilde şefaat talep edenlerin her birine, “Senin için hiçbir yardım yapmaya gücüm yetmez. Ben sana tebliğ etmiştim.” Diyeceğini belirtir.342 Yine buna benzer şekilde, Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem), :”صِنْفَانِ مِنْ أُمَّتِي لا تَنَالُهُمَا شَفَاعَتِي: سُلْطَانٌ ظَلُومٌ غَشُومٌ، وغَالٍ فِي الدِّينِ يَشْهَدُ عَلَيْهِمْ فَيَتَبَرَّأُ مِنْهُمْ” Zâlim ve haksız yöneticilerin, dinde aşırıya giden ve sapıtan kişilerin de şefaate erişemeyeceklerini bildirir.343Böylece kul hakkını gasp eden, hırsızlık, yolsuzluk yapan insanlara onun şefaatçi olmayacağı, hatta bu insanlarla karşılaşmak bile istemeyeceği anlaşılmaktadır. Rivâyetlerde bazı ibadetlerin de kişiye şefaatçi olacağından bahsedilmektedir. Hazreti Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ اقْرَءُوا الْقُرْآنَ فَإِنَّهُ يَأْتِي شَفِيعًا يَوْمَ الْقِيَامَةِ لِصَاحِبِهِ اقْرَءُوا الزَّهْرَاوَيْنِ الْبَقَرَةَ وَآلَ عِمْرَانَ فَإِنَّهُمَا يَأْتِيَانِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ كَأَنَّهُمَا غَيَايَتَانِ أَوْ كَأَنَّهُمَا غَمَامَتَانِ أَوْ كَأَنَّهُمَا فِرْقَانِ مِنْ طَيْرٍ صَوَافَّ يُحَاجَّانِ عَنْ أَصْحَابِهِمَا اقْرَءُوا سُورَةَ الْبَقَرَةِ فَإِنَّ أَخْذَهَا بَرَكَةٌ وَتَرْكَهَا حَسْرَةٌ وَلَا تَسْتَطِيعُهَا الْبَطَلَةُ “Kur’ân okuyun! Çünkü Kur’ân, kıyamet gününde dostuna (okuyucusuna) şefaatçi olacaktır...” 344 buyurarak Kur’ân okumanın ve onunla amel etmenin şefaate vesile olacağına işaret etmiştir. حَدَّثَنَا مُوسَى بْنُ دَاوُدَ حَدَّثَنَا ابْنُ لَهِيعَةَ عَنْ حُيَيِّ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ عَنْ أَبِي عَبْدِ الرَّحْمَنِ الْحُبُلِيِّ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمْرٍوأَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ الصِّيَامُ وَالْقُرْآنُ يَشْفَعَانِ لِلْعَبْدِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ يَقُولُ الصِّيَامُ أَيْ رَبِّ مَنَعْتُهُ الطَّعَامَ وَالشَّهَوَاتِ بِالنَّهَارِ فَشَفِّعْنِي فِيهِ وَيَقُولُ الْقُرْآنُ مَنَعْتُهُ النَّوْمَ بِاللَّيْلِ فَشَفِّعْنِي فِيهِ قَالَ فَيُشَفَّعَانِ Aynı şekilde, “Kıyamet gününde oruç ve Kur’ân, sahibine şefaat edeceklerdir. Oruç, “Ey Rabbim, ben onu gündüz yemek yemekten ve şehvetten alıkoydum, beni ona şefaatçi kıl!” der. Kur’ân’da, “Ben de onu gece uykusundan alıkoydum, beni ona şefaatçi kıl!” der ve şefaat ederler.” 345 buyurmuştur. حَدَّثَنَا عَلِىُّ بْنُ عَيَّاشٍ قَالَ حَدَّثَنَا شُعَيْبُ بْنُ أَبِى حَمْزَةَ عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ الْمُنْكَدِرِ عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ « مَنْ قَالَ حِينَ يَسْمَعُ النِّدَاءَ اللَّهُمَّ رَبَّ هَذِهِ الدَّعْوَةِ التَّامَّةِ وَالصَّلاَةِ الْقَائِمَةِ آتِ مُحَمَّدًا الْوَسِيلَةَ وَالْفَضِيلَةَ وَابْعَثْهُ مَقَامًا مَحْمُودًا الَّذِى وَعَدْتَهُ ، حَلَّتْ لَهُ شَفَاعَتِى يَوْمَ الْقِيَامَةِ ». Yine, “Ezanı duyan kişi, “Kusursuz çağrının ve kılınacak namazın sahibi olan Allah’ım! (c.c) Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’e (bizler için) aracılık ve üstünlükler ihsan et. Bir de onu, kendisine vaad ettiğin makâm-ı mahmûda ulaştır!” derse, kıyamet gününde benim şefaatime kavuşur.” 346 buyurmuştur. حَدَّثَنَا الْحَسَنُ بْنُ عِيسَى حَدَّثَنَا ابْنُ الْمُبَارَكِ أَخْبَرَنَا سَلاَّمُ بْنُ أَبِى مُطِيعٍ عَنْ أَيُّوبَ عَنْ أَبِى قِلاَبَةَ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ يَزِيدَ – رَضِيعِ عَائِشَةَ – عَنْ عَائِشَةَ عَنِ النَّبِىِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ « مَا مِنْ مَيِّتٍ يُصَلِّى عَلَيْهِ أُمَّةٌ مِنَ الْمُسْلِمِينَ يَبْلُغُونَ مِائَةً كُلُّهُمْ يَشْفَعُونَ لَهُ إِلاَّ شُفِّعُوا فِيهِ » . قَالَ فَحَدَّثْتُ بِهِ شُعَيْبَ بْنَ الْحَبْحَابِ فَقَالَ حَدَّثَنِى بِهِ أَنَسُ بْنُ مَالِكٍ عَنِ النَّبِىِّ صلى الله عليه وسلم Hazreti Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), “Bir cenaze namazını Müslümanlardan yüz kişiye ulaşan bir topluluk kılıp ona (kendisinden razı oldukları yönünde) şefaat ederlerse Allah-u Teâlâ kendilerine mutlaka şefaat izni verir.”347 buyurmuştur. Bazı hadislerde bu bilgi, حَدَّثَنَا هَارُونُ قَالَ أَبُو عَبْد الرَّحْمَنِ وَسَمِعْتُهُ أَنَا مِنْ هَارُونَ قَالَ أَخْبَرَنَا ابْنُ وَهْبٍ حَدَّثَنِي أَبُو صَخْرٍ عَنْ شَرِيكِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ أَبِي نَمِرٍ عَنْ كُرَيْبٍ مَوْلَى ابْنِ عَبَّاسٍ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَبَّاسٍأَنَّهُ مَاتَ ابْنٌ لَهُ بِقُدَيْدٍ أَوْ بِعُسْفَانَ فَقَالَ يَا كُرَيْبُ انْظُرْ مَا اجْتَمَعَ لَهُ مِنْ النَّاسِ قَالَ فَخَرَجْتُ فَإِذَا نَاسٌ قَدْ اجْتَمَعُوا لَهُ فَأَخْبَرْتُهُ قَالَ يَقُولُ هُمْ أَرْبَعُونَ قَالَ نَعَمْ قَالَ أَخْرِجُوهُ فَإِنِّي سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ مَا مِنْ مُسْلِمٍ يَمُوتُ فَيَقُومُ عَلَى جِنَازَتِهِ أَرْبَعُونَ رَجُلًا لَا يُشْرِكُونَ بِاللَّهِ شَيْئًا إِلَّا شَفَّعَهُمْ اللَّهُ فِيهِ “Bir Müslüman ölür de şirk koşmayan kırk kimse onun namazını kılarsa Allah-u Teâlâ onların cenaze hakkındaki şefaatlerini kabul eder.”348 şeklinde rivâyet edilerek cenaze namazlarında ölü için dua etmenin, onun iyi bir kimse olduğuna şahitlikte bulunmanın bir tür şefaat addedileceği ve Allah-u Teâlâ katında karşılık bulacağı ifade edilmektedir. Bütün bu rivâyetlerde ibadetlerin kişiye şefaatçi olduğu vurgulanırken aynı zamanda şefaate müstahak olanların ibadetleri yerine getiren kimseler olduğuna işaret edilmektedir. Şefaatte bulunması için izin verilenlerin temel vasfı, iman, ihlâs, tam bir teslimiyet, itaat ve güzel amellerle Yüce Yaratıcı nazarında saygın bir konumda olmaktır. O hâlde öncelikle azaptan kurtularak şefaate nail olmak, sonra da bir başka mü’minin kurtuluşu için Allah (c.c) katında yer edinebîlmek, bu niteliklere sahip olmakla mümkündür. Dolayısıyla hiç kimsenin sonsuz hayata dair ümidini şefaate bağlayarak bu dünyada üzerine düşen vazifeleri görmezden gelme ya da ihmal etme gibi bir eğilimi olmamalıdır. Rivâyetlere göre günahkârlar dünyada işledikleri hataların cezasını çektikten sonra şefaat olunup ebedî olarak cehennemde kalmaktan kurtulacaklardır.349 Bu temelden hareketle âhirette şefaate hak kazanmak için dünyada kötülüklerden sakınmak, hayırlı işler ve güzel davranışlar sergilemek gerekir. Yaratılışı itibariyle zayıf olan insan,350 daha dünyaya geldiği ilk günden ölümüne kadar başkalarının yardımına ihtiyaç hisseder. İnsanların farklı yaratılmış olmalarının hikmeti de zaten birbirlerinin eksiklerini tamamlayıp birbirlerine yardımcı olmalarıdır. Bu yüzden insan, âciz kaldığı, gücünün yetmediği her işte bir başkasının himmetini bekler. Bazen annesi olur yardım eden, bazen babası. Bazen de aracılar sayesinde başkalarından yardım bekler. Dünyevî anlamıyla şefaat, kişinin hak ettiğini elde edememesi veya kaybolmasından endişe ettiği haklar için söz konusu olabilir. Aksi takdirde hak etmediğini elde etmek veya başkasına ait olan hakları gasp etmek için başvurulan bir şefaat talebi makbul değildir. مَنْ يَشْفَعْ شَفَاعَةً حَسَنَةً يَكُنْ لَهُ نَص۪يبٌ مِنْهَاۚ وَمَنْ يَشْفَعْ شَفَاعَةً سَيِّئَةً يَكُنْ لَهُ كِفْلٌ مِنْهَاۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ مُق۪يتًا ﴿85﴾ “Kim iyi bir işe şefaatçi olursa onun da o işten bir nasibi olur. Kim kötü bir işe şefaatçi olursa onun da ondan bir payı olur. Allah-u Teâlâ her şeyin karşılığını vericidir.” 351 Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’de bu anlamda, حَدَّثَنَا أَحْمَدُ بْنُ صَالِحٍ وَأَحْمَدُ بْنُ عَمْرِو بْنِ السَّرْحِ قَالاَ حَدَّثَنَا سُفْيَانُ بْنُ عُيَيْنَةَ عَنْ عَمْرِو بْنِ دِينَارٍ عَنْ وَهْبِ بْنِ مُنَبِّهٍ عَنْ أَخِيهِ عَنْ مُعَاوِيَةَ اشْفَعُوا تُؤْجَرُوا فَإِنِّى لأُرِيدُ الأَمْرَ فَأُؤَخِّرُهُ كَيْمَا تَشْفَعُوا فَتُؤْجَرُوا فَإِنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ « اشْفَعُوا تُؤْجَرُوا “(Hayırlı işlerde) Aracı/şefaatçi olunuz ki mükâfata erişesiniz.”352 buyurmuştu. حَدَّثَنَا مُوسَى بْنُ إِسْمَاعِيلَ حَدَّثَنَا حَمَّادٌ عَنْ خَالِدٍ الْحَذَّاءِ عَنْ عِكْرِمَةَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّ مُغِيثًا كَانَ عَبْدًا فَقَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ اشْفَعْ لِى إِلَيْهَا . فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم « يَا بَرِيرَةُ اتَّقِى اللَّهَ فَإِنَّهُ زَوْجُكِ وَأَبُو وَلَدِكِ » . فَقَالَتْ يَا رَسُولَ اللَّهِ أَتَأْمُرُنِى بِذَلِكَ قَالَ « لاَ إِنَّمَا أَنَا شَافِعٌ » . فَكَانَ دُمُوعُهُ تَسِيلُ عَلَى خَدِّهِ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم لِلْعَبَّاسِ « أَلاَ تَعْجَبُ مِنْ حُبِّ مُغِيثٍ بَرِيرَةَ وَبُغْضِهَا إِيَّاهُ Nitekim Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) Muğîs isimli bir kölenin kendisine gelip boşanmak isteyen hanımı Berîre’yi ikna etmesi için aracı olma isteğini kabul etmiş ve uzlaşmaları için teşebbüste bulunmuştu.353 وَحَدَّثَنِى أَبُو الطَّاهِرِ وَحَرْمَلَةُ بْنُ يَحْيَى – وَاللَّفْظُ لِحَرْمَلَةَ – قَالاَ أَخْبَرَنَا ابْنُ وَهْبٍ قَالَ أَخْبَرَنِى يُونُسُ بْنُ يَزِيدَ عَنِ ابْنِ شِهَابٍ قَالَ أَخْبَرَنِى عُرْوَةُ بْنُ الزُّبَيْرِ عَنْ عَائِشَةَ زَوْجِ النَّبِىِّ صلى الله عليه وسلم أَنَّ قُرَيْشًا أَهَمَّهُمْ شَأْنُ الْمَرْأَةِ الَّتِى سَرَقَتْ فِى عَهْدِ النَّبِىِّ صلى الله عليه وسلم فِى غَزْوَةِ الْفَتْحِ فَقَالُوا مَنْ يُكَلِّمُ فِيهَا رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَقَالُوا وَمَنْ يَجْتَرِئُ عَلَيْهِ إِلاَّ أُسَامَةُ بْنُ زَيْدٍ حِبُّ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم . فَأُتِىَ بِهَا رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَكَلَّمَهُ فِيهَا أُسَامَةُ بْنُ زَيْدٍ فَتَلَوَّنَ وَجْهُ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ « أَتَشْفَعُ فِى حَدٍّ مِنْ حُدُودِ اللَّهِ » . فَقَالَ لَهُ أُسَامَةُ اسْتَغْفِرْ لِى يَا رَسُولَ اللَّهِ . فَلَمَّا كَانَ الْعَشِىُّ قَامَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَاخْتَطَبَ فَأَثْنَى عَلَى اللَّهِ بِمَا هُوَ أَهْلُهُ ثُمَّ قَالَ « أَمَّا بَعْدُ فَإِنَّمَا أَهْلَكَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ أَنَّهُمْ كَانُوا إِذَا سَرَقَ فِيهِمُ الشَّرِيفُ تَرَكُوهُ وَإِذَا سَرَقَ فِيهِمُ الضَّعِيفُ أَقَامُوا عَلَيْهِ الْحَدَّ وَإِنِّى وَالَّذِى نَفْسِى بِيَدِهِ لَوْ أَنَّ فَاطِمَةَ بِنْتَ مُحَمَّدٍ سَرَقَتْ لَقَطَعْتُ يَدَهَا » . ثُمَّ أَمَرَ بِتِلْكَ الْمَرْأَةِ الَّتِى سَرَقَتْ فَقُطِعَتْ يَدُهَا . قَالَ يُونُسُ قَالَ ابْنُ شِهَابٍ قَالَ عُرْوَةُ قَالَتْ عَائِشَةُ فَحَسُنَتْ تَوْبَتُهَا بَعْدُ وَتَزَوَّجَتْ وَكَانَتْ تَأْتِينِى بَعْدَ ذَلِكَ فَأَرْفَعُ حَاجَتَهَا إِلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم Öte taraftan Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) hak gaspı, cezaların kaldırılması gibi haksızlık üzerine yapılan aracılıklara/şefaatlere de sert bir şekilde karşı çıkmıştı. Çok sevdiği Üsâme b. Zeyd (radıyallahu anh)’ın Kureyş’in ileri gelen kadınlarından birinin hırsızlık cezasının kaldırılması için aracı olması üzerine, yüzünün rengi değişen Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Allah-u Teâlâ’nın hükümlerinden bir hüküm için aracı mı oluyorsun?”354 buyurarak bu talebi kesin bir dille reddetmişti. Sonuç olarak inkârcı ve müşrikler için şefaatin söz konusu olamayacağı, şefaat yetkisinin sadece Allah-u Teâlâ tarafından verilebileceği, özellikle Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ve dilediği diğer peygamberler, melekler, şehitler ve bazı salih kullarının şefaat etmesine Allah-u Teâlâ’nın rıza göstereceği âyet ve hadislerden anlaşılmaktadır. İnananların bağışlanması için gerçekleşecek olan şefaat, sorumlulukları ortadan kaldıran karşılıksız bir bağışlama değildir. Bu tıpkı Allah-u Teâlâ’nın rahmet ve mağfiretiyle günah işlemiş ancak şirke bulaşmamış kullarını bağışlaması veya dua ve tazarruda bulunanları bağışlaması gibidir. Şefaat, amel işleyenler ile işlemeyenlerin eşit olduğu veya amel işlenmeden de insanların cennete girebilecekleri anlamında da değerlendirilmemelidir. Aksine dinimizde tevhid, ibadet ve salih amellerin istenilen şekilde yerine getirilmesi öngörülmüş, ancak bunlar yerine getirilirken ümitsizliğe kapılmamak, Allah-u Teâlâ’nın rahmet, mağfiret ve şefaatine güvenmek gerektiğine işaret edilmiştir.

Din 501 days ago 0 Answer

admin

aşldmsakldksadsad

Answers ( 0 )

Leave a reply

Yorum yapmak için giriş yapınız.