İfk Olayı Kıssası Nedir? Neler Gerçekleşmiştir?

Question

İftiraya yol açan ve hemen hemen bütün kaynaklarca Hazreti Âişe (radıyallahu anha)’den aynı şekilde nakledilen hadise şöyle gelişmiştir: Resul-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Benî Mustaliḳ (Müreysî) Gazvesi’nden dönerken beraberinde götürdüğü eşi Hazreti Âişe (radıyallahu anha), konakladıkları bir yerde sabaha karşı tekrar hareket emri verildiğinde tabiî ihtiyacını gidermek üzere ordugâhtan uzaklaşır. Geri gelirken boynundaki Yemen (Zafâr) akiği gerdanlığın düşmüş olduğunu fark eder ve kendisini bekleyecekleri düşüncesiyle dönüp aramaya koyulur; ancak karanlıkta onu bulup el yordamıyla tanelerini toplayıncaya kadar çok vakit kaybeder. Konak yerine geldiğinde diğerlerinin hareket ettiğini görür ve yokluğunu anlayınca aramaya çıkacakları inancıyla orada beklemeye başlar; bu arada uyuyakalır. Ordunun artçılarından Safvan b. Muattal es-Sülemî (radıyallahu anh) görevi gereği kamp yerini kontrol ederken onu bulur ve devesine bindirip hayvanı yederek orduya yetiştirir; fakat hızlı yürümekle birlikte kendisi yaya olduğu için kafileye ancak kuşluk sıcağında mola verdikleri zaman ulaşabilir. Söz konusu gecikme başlangıçta kötüye yorumlanmamış, hatta kimsenin dikkatini bile çekmemişken, hicretten önce Hazrec kabilesinin reisi olan ve Medine’nin yönetimi kendisine verilmek üzere iken Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in gelmesiyle bundan mahrum kalan Abdullah bin Übey bin Selûl’ün başlattığı dedikoduyla birlikte iç huzursuzluklara yol açan önemli bir olay halini almıştır. İslâmiyet’i istemeyerek kabul ettiği için münafıkların reisi diye bilinen Abdullah b. Übey ile adamlarının Resul-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem)’i ve kayınpederi Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh)’ı küçük düşürmeye ve aralarını açmaya yönelik sözleri, bazı mü’minlerin de katılmasıyla (kaynaklar bunlardan Hassân b. Sâbit, Mistah b. Üsâse ve Hamne bint Cahş’ın adını vermektedir.) Kısa zamanda yayılma istidadı göstermişti. Sefer dönüşü rahatsızlanarak bir ay kadar yatan Hazreti Âişe (radıyallahu anha) ise bunu duymamış, sadece bu süre içerisinde daha önceki rahatsızlıklarında gösterdiği ilgiyi göstermeyen Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in odasına seyrek uğramasından bir şeyler olduğunu sezmişti. Hazreti Âişe (radıyallahu anha), hastalığının nekahet döneminde bir tesadüfle babasının teyze kızı Ümmü Mistah’tan oğlunun bu dedikoduyu anlattığını duymuş ve üzüntüsünden tekrar hastalanmış, arkasından da Hazreti Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’den izin alıp babasının evine gitmişti. Olaya son derece üzülen ve nasıl bir hükme varacağı hususunda uzunca bir süre tereddütte kalan Resul-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) sonunda konuyu bazı yakınlarıyla istişare etmeye karar verdi. Eşleri arasında Âişe (radıyallahu anha)’a rakip olmasıyla tanınan Zeyneb bint Cahş’a (radıyallahu anha), onun eski kocası ve kendi evlâtlığı Zeyd b. Hârise’nin oğlu Usame’ye ve damadı Hazreti Ali (radıyallahu anhuma)’ya (bazı rivâyetlere göre ayrıca Hazreti Osman ve Hazreti Ömer radıyallahu anhuma) düşüncelerini sordu. Bunlardan Zeyneb ile Üsâme (radıyallahu anh), Hazreti Âişe (radıyallahu anha)’dan hiçbir şekilde şüphelenmediklerini söylerken Hazreti Ali (radıyallahu anh) görüşünü, “Ya Resulullah! (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah-u Teâlâ senin evliliğine bir sınır koymamıştır; Hazreti Âişe (radıyallahu anh) gibi pek çok kadın var. Fakat yine de işin aslını öğrenmek için onun hizmetçisini sorguya çekmelisin” diye bildirdi. Bunun üzerine Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Berîre adlı cariye ile konuştu, kendisinden Hazreti Âişe (radıyallahu anha)’nın lehine şahadetten başka, “O, evinde hamurunu yoğururken uyuyakalan ve hamuru kuzuya yediren gencecik bir kadındır” cevabını aldı. Berîre’nin bu sözleri, Âişe (radıyallahu anha)’nın masum fakat genç yaşta olması sebebiyle tedbirsiz bulduğunu göstermesi bakımından ilginçtir. Daha sonra Resul-i Ekrem (Sallallahu aleyhi ve sellem) Mescid-i Nebevî’de konuyu halka açtı ve bu dedikodulardan kurtarılmasını istedi. Ancak Sad b. Muâz ile Sad b. Ubâde arasında başlayan münakaşa neticesinde Evs ve Hazrec kabilelerine mensup bazı kişiler İslâm öncesinde olduğu gibi tartışmaya girdiler. Hazreti Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem)’de mescitten ayrılarak Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh)’ın evine gitti. Âişe (radıyallahu anha)’nın anlattığına göre, kendisinin yattığı odaya girince dedikoduların çıktığı günden beri ilk defa yanına oturarak söylenenleri tekrar etmiş ve “Eğer masum isen Allah-u Teâlâ seni temize çıkaracaktır, bir günah işledinse tövbe et ve affını dile; Allah Teâlâ tevbekârları bağışlar” demiştir. Hazreti Âişe (radıyallahu anha), Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem)’in dedikodulara inandığını, bu sebeple de ne söylese şüphe ile karşılayacağını ifade etmiş ve artık Hazreti Yakub (aleyhisselam) gibi sabredip Allah-u Teâlâ’dan yardım dilemekten başka çaresinin bulunmadığını176 söylemiştir. Bu sırada uzun süredir beklenen vahiy gelmeye başlamıştır. Nûr Suresi’nin 11. âyetinden177 itibaren başlayıp devam eden ilâhî beyanda çirkin iftirayı çıkaranın büyük bir azâba maruz bırakılacağı ifade edilmekte, ona alet olup dedikoduyu yayanların bir avuç insandan ibaret olduğu bildirilmekte, bunun yanında söylentileri duyan kadın erkek bütün Müslümanların duyarsız ve bilinçsiz davranışları da kınanmaktadır. Zira olay, insanoğluna yöneltilebilecek en çirkin bir iftira olması dışında, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in masum eşini hedef almış ve dolayısıyla Müslüman toplumun tamamı itham altında bırakılmıştır. Onlar bu haberi duyduklarında basiretlerini kullanarak, “Böyle bir söylentiye alet olmak bize asla yakışmaz. Hâşâ! Bu çok büyük bir iftiradır” demeli ve Resul-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem)’in masum ailesiyle Müslüman toplumun onurunu korumalıydı. Âyet-i kerîmelerde bundan böyle benzeri gafletlere düşmemeleri konusunda Müslümanlar uyarılmakta ve rencide olan Peygamber ailesinin yine de hoşgörü ve affedicilikle davranması tavsiye edilmektedir. Hazreti Âişe (radıyallahu anha), kendisini fazlasıyla üzüp zor duruma düşüren iftira hadisesinin sonuç itibariyle hakkında hayırlı olduğunu anlamış ve şahsı vesilesiyle on âyetin birden inmesini ömrünün sonuna kadar hayatının en şerefli hadisesi olarak kabul etmiştir. Resul-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem), Hazreti Âişe (radıyallahu anha)’nın beraatını ilân eden âyetleri Mescid-i Nebevî’de Müslümanlara okudu. Sonra da bu çirkin iftirayı yaymakta ileri gitmiş olan Hassân b. Sâbit, Hamne bint Cahş ve Mistah b. Üsâse’ye, iffetli kadına zina isnadında bulundukları için Nûr Suresi’nin 4. âyetine göre seksen tane sopa vurulması ve bir daha şahitliklerinin kabul edilmemesi cezasını uyguladı. Bunlardan, Hazreti Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından çok sevilen ve “şâirü’n-nebî” diye anılan Hassân b. Sâbit (radıyallahu anh), Hazreti Âişe (radıyallahu anha)’nın iffetini dile getirdiği bir kasideyle onun affını ve teveccühünü kazanmışsa da iftiranın diğer bir kurbanı Safvân b. Muattal’ın gazâbından kurtulamamış, bu defa da onu bir şiirle tahrik ettiği için aldığı bir kılıç darbesiyle bir gözünden ve iki elinden sakatlanmıştır. Bunun üzerine Safvân, Resul-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem)’in emriyle yakalanarak Hassân b. Sâbit ’in ölmesi halinde kısas edilmesi için hapse atılmış, fakat davacının kendisini affetmesiyle serbest bırakılmıştır. Hazreti Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) de Hasan’ın bu davranışından çok memnun olmuş ve Mukavkıs’ın gönderdiği iki kardeş câriyeden Sîrîn’i Beyraha mâlikânesiyle birlikte kendisine hediye etmiştir. Had cezası uygulanan ikinci kişi olan Hamne bint Cahş, Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) nezdinde Âişe (radıyallahu anha)’nın itibarını düşürüp kız kardeşi Zeyneb’in konumunu güçlendirmek amacıyla iftira olayına katıldığını söylemiştir. Cezaya çarptırılan üçüncü kişi olan Mistah b. Üsâse Bedir gazilerindendi ve akrabası Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh)’dan maddî yardım görüyordu. Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh), İfk Olayı’ndan sonra ona artık yardımda bulunmayacağına yemin etti; ancak nazil olan Nûr Suresi’nin 22. âyeti178 ile bundan vazgeçti. Asıl iftira olayının tertipçisi Abdullah b. Ubey b. Selûl’ün cezalandırılıp cezalandırılmadığı kesin biçimde bilinmemektedir. Farklı rivâyetlere göre dedikoduyu çıkardığını bizzat kendisinden duyan şahitlerin bulunamaması sebebiyle cezadan kurtulmuş veya kırbaçlanmış, bir rivâyete göre ise bu ceza iki misli uygulanmıştır.179 اِنَّ الَّذٖينَ جَٓاؤُ۫ بِالْاِفْكِ عُصْبَةٌ مِنْكُمْؕ لَا تَحْسَبُوهُ شَراًّ لَكُمْؕ بَلْ هُوَ خَيْرٌ لَكُمْؕ لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ مَا اكْتَسَبَ مِنَ الْاِثْمِۚ وَالَّذٖي تَوَلّٰى كِبْرَهُ مِنْهُمْ لَهُ عَذَابٌ عَظٖيمٌ ﴿١١﴾ لَوْلَٓا اِذْ سَمِعْتُمُوهُ ظَنَّ الْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بِاَنْفُسِهِمْ خَيْراًۙ وَقَالُوا هٰذَٓا اِفْكٌ مُبٖينٌ ﴿١٢﴾ لَوْلَا جَٓاؤُ۫ عَلَيْهِ بِاَرْبَعَةِ شُهَدَٓاءَۚ فَاِذْ لَمْ يَأْتُوا بِالشُّهَدَٓاءِ فَاُو۬لٰٓئِكَ عِنْدَ اللّٰهِ هُمُ الْكَاذِبُونَ ﴿١٣﴾ وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ لَمَسَّكُمْ فٖي مَٓا اَفَضْتُمْ فٖيهِ عَذَابٌ عَظٖيمٌۚ ﴿١٤﴾ اِذْ تَلَقَّوْنَهُ بِاَلْسِنَتِكُمْ وَتَقُولُونَ بِاَفْوَاهِكُمْ مَا لَيْسَ لَكُمْ بِهٖ عِلْمٌ وَتَحْسَبُونَهُ هَيِّناًࣗ وَهُوَ عِنْدَ اللّٰهِ عَظٖيمٌ ﴿١٥﴾ وَلَوْلَٓا اِذْ سَمِعْتُمُوهُ قُلْتُمْ مَا يَكُونُ لَـنَٓا اَنْ نَتَكَلَّمَ بِهٰذَاࣗ سُبْحَانَكَ هٰذَا بُهْتَانٌ عَظٖيمٌ ﴿١٦﴾ يَعِظُكُمُ اللّٰهُ اَنْ تَعُودُوا لِمِثْلِهٖٓ اَبَداً اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنٖينَۚ ﴿١٧﴾وَيُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِؕ وَاللّٰهُ عَلٖيمٌ حَكٖيمٌ ﴿١٨﴾ اِنَّ الَّذٖينَ يُحِبُّونَ اَنْ تَشٖيعَ الْفَاحِشَةُ فِي الَّذٖينَ اٰمَنُوا لَهُمْ عَذَابٌ اَلٖيمٌۙ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِؕ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ ﴿١٩﴾ وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ وَاَنَّ اللّٰهَ رَؤُ۫فٌ رَحٖيمٌࣖ ﴿٢٠﴾ ﴾11﴿ O iftirayı atanlar içinizden bir gruptur. Bunun sizin için kötü olduğunu sanmayın, aksine bu hakkınızda hayırlıdır. Onların her biri işlediği günahı yüklenecektir. İçlerinden günahın büyüğünü üstlenen için ise büyük bir azap vardır.180 ﴾12﴿ Bunu işittiğiniz zaman mü’min erkekler ve kadınların birbiri hakkında hüsn-i zan beslemeleri ve “Bu apaçık bir iftiradır” demeleri gerekmez miydi?181 ﴾13﴿ Bu iddialarına dört şahit getirseler ya! Bu sayıda şahit getiremiyorlarsa onlar, Allah-u Teâlâ nezdinde yalancıların ta kendileridir.182 ﴾14﴿ Eğer dünyada ve âhirette Allah’ın (celle celâluhû) lütfu ve rahmeti hep sizinle olmasaydı içine daldığınız günah yüzünden size büyük bir azap gelecekti.183 ﴾15﴿ Çünkü siz, iftirayı dilden dile yayıyor, hakkında bilgi sahibi olmadığınız bir şeyi ağızlarınızla söylüyorsunuz; bunu da önemsiz sanıyorsunuz, halbuki Allah-u Teâlâ katında o büyük bir şeydir.184 ﴾16﴿ O kulağınıza geldiğinde “Bunu konuşmak bize yakışmaz, fesübhânallah, bu apaçık bir iftiradır” deseydiniz ya!185 ﴾17﴿ Eğer gerçek mü’minlerseniz Allah (celle celâluhû) size, bir daha asla böyle bir şey yapmamanızı öğütlüyor.186 ﴾18﴿ Allah (celle celâluhû) size âyetleri açıklıyor; Allah (celle celâluhû) ilim ve hikmet sahibidir.187 ﴾19﴿ Mü’minler arasında ahlâksızlığın yaygınlaşmasını isteyenlere dünyada ve âhirette can yakıcı bir ceza vardır. Allah (celle celâluhû) bilir, siz bilmezsiniz.188 ﴾20﴿ Ya Allah’ın (celle celâluhû) size lütfu ve rahmeti ulaşmasaydı, ya Allah (celle celâluhû) çok şefkatli, çok merhametli olmasaydı!189

Din 501 days ago 0 Answer

admin

aşldmsakldksadsad

Answers ( 0 )

Leave a reply

Yorum yapmak için giriş yapınız.