Share
Allah-u Teâlâ’nın Varlığının Delili Nedir?31 Var Olması Vâcip midir?
Question
Allah-u Teâlâ’nın var olması vâciptir. Dolayısıyla yok olması câiz değildir. Ne ezelde ne de ebedîde yok değildir. Delil olarak da bu kıyas yapılır. Âlemin Allah-u Teâlâ’ya ihtiyacı vâciptir. Alemin ihtiyacı vâcip olanında varlığı vâciptir. Netice olarak Allah-u Teâlâ’nın varlığı vâciptir. Âlemin Allah-u Teâlâ’ya muhtaç olmasının delili ise budur. Âlem hadistir (sonradan yaratılmış) her hadisin de muhdisi (meydana getireni) olması lazımdır. Âlemin kendisine ihtiyacının vâcip olduğu zâtın varlığının vâcip olmasının delili ise; şâyet alemin kendisine ihtiyacının vâcip olduğu zâtın varlığı vâcip olmazsa câiz olacak. O zaman sonradan var olan bir zâtın âlemi yaratması lazım gelecek. Sonradan yaratılmış zâtı da önceden yine sonradan yaratılmış bir zâtın yaratması lazım olmuş olacak. Ve bu böyle sonsuza kadar gidecek teselsül veya devr lazım gelecek. Devr olması şöyle olur; biri diğerini, diğeri ötekini yaratarak bir yere kadar gider ve en sondaki, önce en baştakini yaratmış olup en baştaki yaratılmadan önce bir şey yaratmış olur ve bu câiz değildir. Teselsül şöyle olur her yaratan muhdisin yaratıcı bir muhdisi olur ve sonsuza kadar böyle ilerler. Devr zaten câiz değildir. Felsefecilere göre sonradan olmuş bir şeyin (hadisin) başlangıcı olmak zorunda değildir. Teselsül yani geçmişe doğru sonu olmayan bir hadis zinciri mümkündür. Doğru olan ise hadisin başlangıcı olmak zorundadır. Çünkü sonradan yaratılan bir şey hakkında başı yoktur, geçmişe doğru sonsuza gidebilir demek mantık hatasıdır. Eğer, “hadis olan (sonradan meydana gelen) bir şeyin sebebi kendinden önceki başka bir hadistir. Her hadisten önce bir hadis daha bulunur. Bu durumun başı bulunmaz.” diye itiraz edilse deriz ki: Bir sebep zinciri düşünelim. Dediğiniz gibi sonsuza kadar gitsin. Aynı zincirin bir halka eksik olanı ikinci bir zincir daha hayal edelim. Bu iki zincir uç uca birleştirildiğinde iki ihtimal vardır. Ya sonsuz olduğundan ötürü zincirlerin boyları eşit olur. Ki bu durumda kendinden bir eksik olanla tam olan iki zincir aynı uzunlukta olması gerekir. Bu da muhaldir. İkinci ihtimal ise eksik olan zincir tam olanla uç uca birleştirildiği için bir yerde tam olandan kisa kalır ve sona erer. Eksik olan sona erince, tam olan zincir de diğerinden sadece bir halka fazla olduğu için bir kademe sonra o da sona erecektir. Demek ki sonu olmayan bir hadis silsilesi muhaldir. İlla ki varlığı kendinden olan, bir sebebe bağlı olmayan vâcip bir başlangıç noktası olması gerekir. Bir bina dikilirken ne kadar üst üste kat çıkılsa da en altta temel olması gerekir. Mesela bizden geriye bir neseb zinciri düşünelim. O zincirin bize doğru başlangıç halkası biziz. Örneğin Ahmed’in oğlu Mehmed’in neseb zinciri, Mehmed’le başlıyor bu zincirin bir eksiği ise babası Ahmed ile başlar. İki zincirin başlangıç noktalarını birleştirdiğimizde ya iki zincir arasında tam bir uyum olur ya da uyumsuzluk olur. Tam bir uyum olacağını düşünürsek yani her seferinde birinci zincirin her halkasına karşılık ikinci zincirden de bir halka karşılık gelecek olsa iki zincirin eşit olması gerekir ki bu yanlıştır. Çünkü ikinci zincir ilk zincirden bir sayı eksiktir. Eksik olan ile tam olanın uyum içinde olması ise mümkün değildir. Eğer aralarında uyumsuzluk olacağını düşünürsek, yani birinci zincirden her halkaya ikinciden bir karşılık gelmeyip bir noktada eksik kalacak olursa ikinci zincir sona ermiş demektir. Diğer zincir de ondan bir fazla olduğu için o da sona erer. Kişi için en büyük delil kendisidir. Âlem hadistir (sonradan meydana gelendir) her hadisin de meydana getireni vardır. Hiçbir sanat yoktur ki sanatkârı olmasın. Var olan ve olmayan her şey Allah-u Teâlâ’nın varlığına delildir. Kişi için en büyük delil kendisidir. İnsan bedeni yeryüzündeki en karmaşık makinedir. Hayatımız boyunca bu makine ile görür, işitir, nefes alır, yürür, konuşur, zevk alırız. Bedenimiz kemikleri, kasları, damarları, iç organları ile mükemmel bir düzen ve tasarıma sahiptir. Bu tasarımın detayına inildiğinde ise daha da şaşırtıcı gerçekler ile karşılaşılır. Birbirinden farklı gibi görünen vücut parçalarının tamamı aynı malzemelerden oluşmaktadır. Hücrelerden... Hücrelerin kimi bir araya gelerek; kemikleri, kimi sinirleri, kimi karaciğeri, kimi midemizin içyapısını, kimi derimizi, kimi ise gözümüzün kornea tabakasının oluşturur. Hücreler vücudun hangi parçasını oluşturuyorlarsa bu bölgede ihtiyaç duyulan boyuta ve şekle sahip olurlar. Bu kadar farklı görevler üstlenmiş olan hücreler nasıl ve ne zaman meydana gelmişlerdir. İşte bu soruya verilecek cevap, bizi her anı mucizelerle dolu olan bir olaya götürecektir. Bugün senin bedenini oluşturan yaklaşık 100 trilyon hücrenin tamamı, tek bir hücreden su olarak meydana gelmiştir. Şu an sahip olduğun hücrelerle aynı yapıya sahip olan bu tek hücrede annenin yumurta hücresi ile babanın sperm hücresinin birleşmesiyle ortaya çıkmıştır. İnsan bedenini oluşturan 60-70 kiloluk et ve kemik kütlesinin özü başlangıçta bir damla suda toplanmıştır. Akıl sahibi, duyan, gören, işiten, vücut yapısı olarak oldukça karmaşık bir yapıda olan insanın bir damla sudan meydana gelmesi; şüphesiz ki olağanüstü bir gelişimin sonucudur. Bu gelişim ise elbette başıboş bir sürecin rastgele oluşan tesadüflerin değil ancak bilinçli bir yaratılışın sonucunda gerçekleşmektedir. Şimdi kendimize soralım, bu aklı şuuru olmayan atomlar, hücreler neye göre birleşerek bizi yani bir insanı oluşturdu. Şöyle bir düşünelim. Okulda bir sınıfta, tahtaya bir insan, hayvan veya çiçek resmi çizilmiş olsun. Tahtadaki çizilmiş resmi, muhakkak birisinin çizmesi lazımdır. Tebeşirin veya kalemin kendi kendine kalkıp, tahtaya çizilmiş olan bir insan resmini, hayvan veyahut da çiçek resmini çizemeyeceği herkesin malumudur. Öyle ise bunların canlılarını da yani bir çiçeği de herhangi bir hayvanı da insanoğlunu da şüphesiz akıllı şuurlu, bilen, yapabilen birisinin yapması, yaratması lazım gelmez mi?.. Herkes kendisi için bir düşünsün; • Benim vücudumda ki damarların uzunluğu dünyayı defalarca sarabilecek derecede uzunlukta, bu damarlar nasıl meydana geldi? • Bende bir göz var, et parçası. Bana tüm dünyayı gösteriyor bu nasıl meydana geldi? • Bende bir burun var güzel güzel kokular alıyor, bende bir kulak var bütün sesleri duyuyor, bende bir dil var dünyadaki o çok güzel olan nimetleri tatmama yarıyor, bendeki dil izi başka bir insanda yok, herkesin dil izi farklı tıpkı parmak izlerim gibi... Hepsi de et parçası ama görevleri farklı, bunlara farklı görevleri yapmasını söyleyen kim? Benim parmaklarım var ve bana özel yapılmış, benden başka kimsede yok aynı şekilde, dünyadaki hiçbir insanın parmak izi birbirinin aynısı değil, bu nasıl olabiliyor? • Bende bir böbrek var 100-200 gram ağırlığında ve bir avuç içi kadar yer kaplıyor, bir de diyaliz makinesi var kilolarca ağırlıkta çok fazla yer kaplıyor taşınması çok zor. Elektrik gitse çalışmıyor ve böbrek kadar güzel çalışmıyor. Kilolarca ağırlıktaki makine, çok fazla yer kaplayan, çok pahalı olan bu makine bende ki 100-200 gram ağırlığında ki böbreğin yaptığı görevi yapamıyor bu makinenin bir mühendisi var da makineden çok daha mükemmel olan böbreğimin nasıl olurda mühendisi olmaz? Âyeti kerîmede şöyle buyrulmuştur: سَنُرِيهِمْ آيَاتِنَا فِي الْآفَاقِ وَفِي أَنفُسِهِمْ حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ أَنَّهُ الْحَقُّ أَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ أَنَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ “Âyetlerimizi afakta (gökyüzü ve yeryüzünde) ve enfüste (vücut)’larında onlara, onun gerçek olduğu açıkça belli olsun diye âyetlerimizi göstereceğiz. Rabbinin her şeye tanık olması yeterli değil mi?”32Varlığın oluşmasında 4 aklî yol var. Madem mevcudat var ve inkâr edilmez. Hem, her mevcut san’atlı ve hikmetli vücuda geliyor. Hem madem kadim (eskiden beri var olan) değil, yeniden oluyor. Herhalde, bu mevcudu, meselâ bu hayvanı, ya diyeceksin ki, Esbab-ı âlem (sebepler) onu meydana getiriyor. Yani esbabın ictimasında (sebeplerin bir araya gelmesinde) o mevcut vücut buluyor veyahut o kendi kendine teşekkül ediyor; veyahut tabiat muktezâsı olarak, tabiatın tesiriyle (evrim de bu seçeneğe dahil) vücuda geliyor; veyahut bir Kadir-i Zülcelâl’in kudretiyle icad edilir. Madem aklen bu dört yoldan başka yol yoktur. Hepsini sırasıyla inceleyip değerlendirelim bakalım: Birinci Yol: Sebepler Mesela bir eczaneye girdiniz ve orada yüzlerce şişede bulunan ilaçları gördünüz. Onlardan birkaç tanesine baktığınızda anlarsınız ki bunlar bazı kimyasal bileşimlerin bir ölçüye göre bir araya getirilmesinden meydana gelmiştir. Çok hassas ayarlarla bir miktar ondan bir miktar öbüründen birçok madde kullanılarak hastalıklara şifa olan o ilaç meydana getirilmiş. Şimdi soruyorum size: Acaba hiçbir cihette imkân ve ihtimal var mı ki, o şişelerden alınan çok hassas ölçülerde ki ilaç ham maddeleri, garip bir tesadüf veya fırtınalı bir havanın çarpmasıyla, her birisinden alınan miktar kadar, yalnız o miktar aksın, beraber gitsinler ve toplanıp o ilacı meydana getirsinler? Acaba bundan daha hurafe, muhal, bâtıl bir şey var mı? Eşek insan olsa, “Bu fikri kabul etmem” diye kaçacaktır. O ilaçlar da çok ince çok hassas ayarlar vardır, mesela içerisindeki maddelerden birini eksik koysanız ya da fazla koysanız o hastalığınıza şifa verecek olan ilaç sizin için zehir hükmünde olur ve iyileşeceğim derken zehirlenip ölürsünüz. Peki, bu evren nasıl var oldu? 19. yüzyılın başlarına dek hâkim olan görüş, evrenin sonsuz boyutlara sahip olduğu, sonsuzdan beri var olduğu ve sonsuza kadar da var olacağı şeklindeydi. “Statik evren modeli” adı verilen bu anlayışa göre, evren için herhangi bir başlangıç veya son söz konusu değildi. Materyalist felsefenin de temelini oluşturan bu görüş, evreni sabit, durağan ve değişmez bir maddeler bütünü olarak kabul ederken, bir Yaratıcının varlığını da reddediyordu. Materyalizm, maddeyi mutlak varlık sayan, maddeden başka hiçbir şeyin varlığını kabul etmeyen bir düşünce sistemidir. Tarihi eski Yunan’a kadar uzanan, ama özellikle 19. Yüzyılda yaygınlaşan bu düşünce sistemi, Karl Marx’ın diyalektik materyalizmiyle ünlenmişti. Yüzyıldaki durağan evren modeli, başta belirttiğimiz gibi, materyalist felsefeye zemin sağlamıştı. Materyalist felsefeci Georges Pulitzer, bu evren modeline dayanarak, evrenin yaratılmış bir şey olmadığını öne sürmüştü. Pulitzer evrenin yoktan var edilmediğini iddia ederken 19. Yüzyılın durağan evren modeline dayanıyor ve dolayısıyla bilimsel bir iddia ortaya attığını sanıyordu. Oysa 20. Yüzyılda gelişen bilim ve teknoloji, materyalistlere zemin sağlayan durağan evren modeli gibi ilkel anlayışları kökünden yıkmıştır. 21. Yüzyılın eşiğinde olduğumuz şu dönemde modern fizik tarafından pek çok deney, gözlem ve hesapla evrenin başlangıcı olduğu ispatlanmış durumdadır. Bizce birinci seçenek yani sebeplerin meydana getirmesi fikri elenmiştir. Şimdi ikince seçeneğe geçelim ve acaba her şey tesadüfen mi oluşuyor onu bir inceleyelim. İkinci Yol: Tesadüf Birkaç örnek ile açıklayalım. Misal: Art arda altı kez atılan bir zarın ilk önce 1, sonra 2, sonra 3, sonra 4, sonra 5 ve daha sonra da 6 gelmesi olasılığı (1/6) yani 46.656 ihtimalde 1’dir. İnsanın kulak kemiklerinin sayısı ise altıdır. Bu altı kemiğin tesadüfen ortaya çıktığı kabul edilse bile, bu kemiklerin şu andaki mevcut sıralarıyla dizilme ihtimali 46.656’da 1 ihtimaldir. Bu sadece bir insandaki kulak kemiklerinin tesadüfen dizilme ihtimalidir. Bu dizilişin şu anda yeryüzünde bulunan 7 milyar insanda aynı şekilde olduğu düşünülür ve bütün insanların aynı şekle sahip olmalarının ihtimalini bulmak istersek, 46.656 rakamını 7 milyar kere çarpacağız. İşte eğer sonucu telaffuz edebilirseniz, bu kadar ihtimalde bir ihtimaldir. Yaratıcıyı inkâr eden neyi kabul etmek zorunda olduğuna bir baksın ve bundan utansın! Misal: Yine elimize bir zar alıp attığımızda o zarın 4 gelme ihtimali altıda birdir. İki zarı aynı anda atsak, ikisinin de 4 gelme ihtimali 36’da birdir. İki zarı iki defa atıp her ikisinde de iki zarın 4 gelme ihtimali ise 1.296’da birdir. Dört defa peş peşe attığımızda her iki zarın da her defasında 4 gelme ihtimali ise 1.679.616’da birdir. Acaba iki zarın dört defa peş peşe 4 gelme ihtimali 1.679.616’da bir ise, bir insanın vücudunda bulunan 206 kemiğin birbirine uygun olarak gelme ihtimali acaba kaçta kaçtır? Yani şunu düşünelim: Faraza bütün kemiklerin tesadüfen yaratıldığını düşünüyoruz. Bizler bu kemikleri aldık ve bir torbaya koyduk. Her defasında bir kemik çekeceğiz ve iskeletimizin dizilişini oluşturmaya çalışacağız. Yanlış bir kemik çektiğimizde, o ana kadar çektiğimiz doğru kemikleri tekrar torbaya koyup baştan başlayacağız. Acaba 206 kemiği doğru olarak çekebilme ihtimâlimiz kaçta kaçtır? Trilyonlarla ifade edilemeyecek kadar çok... Ve şunu unutmayın, biz bu hesabı kemiklerin tesadüfen yaratıldığını kabul ederek yaptık. Bir de kemiklerin tesadüfen yaratılmasını hesaplamaya kalksak... Bir de bunu bir insanda değil, bütün insanlarda yapsak... Ve buna bir de diğer hayvanları eklesek... Acaba böyle bir ihtimal hesaplanabilir ve rakamlarla ifade edilebilir mi? Misal: Şimdi Ayasofya Camii’nin tabiat olayları tarafından kendi kendine, mimari olmadan yapıldığını düşünelim. Bu nasıl olabilir? Kuzeyden esen rüzgâr 10,7 ton su getirir, buraya döker. Güneydoğudan esen rüzgâr 4,3 ton kadar demir getirir. Batıdan esen rüzgâr 11,5 ton kireç, doğudan esen rüzgâr 2,37 ton tuğla... Diğer bir taraftan esen rüzgâr ise tuğlaları dizer. Başka bir rüzgâr çimentoyu yerleştirir ve böylece Ayasofya Camii meydana gelir. Yine bir rüzgâr tarladaki dikenleri toplar. Bunlar, koyunlar üzerlerinden geçerken tüylerini koparıp halı dokurlar ve halı caminin içine düşer. Diğer bir rüzgâr, oduncular yemek yerken baltalarını alıp ağaçları keser ve bir marangozhaneden geçerken uygunca doğrar. Kazara çiviler bunun üzerine gelir, çekiçler çarpar ve minber caminin içine kendiliğinden düşer... Herhâlde Ayasofya Camisi’nin ustasını inkâr edip camiyi tesadüfe havale ettiğimizde bundan daha mantıklı bir açıklama olamaz. Örnekler daha da çoğaltılabilir zaten tesadüfen olamayacak kadar hassas olduğuna birinci ihtimalde de az çok üzerinde durmuştuk. Şimdi gelelim üçüncü ihtimale. Üçüncü Yol: Tabiat Yapıyor (evrim de bunun içinde) Bundan önceki iki yolu eledik ve dedik ki ya da tabiat yapmış olur. Eğer gerçekten böyle bir şeyi kabul edersek şunların olması lazım gelir: Tabiat, tabiattaki her şeyi meydana getirme gücüne sahiptir, hadsiz ve nihâyetsiz derece de muntazam ve mükemmel bir güce sahip olması gerekir. Mesela güneş doğduğunda yeryüzündeki her şeye onun parlaklığı yansır ve yansıma özelliği olan her şeyde güneşin bir yansıması gözükür. Eğer biz o anda güneşi devreden çıkarır, güneşin varlığını kabul etmezsek yeryüzündeki güneşin yansımasından kaynaklanan bütün ışığı o ışığı yansıtan maddeye vermiş oluruz, dolayısıyla o ışığın kaynağı o madde deriz ve gücü ondan biliriz, dolayısıyla her maddeyi bir güneş kabul ederiz. Bu misalden de anlaşılacağı gibi eğer bir yaratıcıyı kabul etmezsek kâinattaki her zerreye her atoma hadsiz güç, kudret, idare, şuur, hikmet, ilim vermemiz gerekir ve adeta kainattaki her zerreyi farkında olmasak da bir ilah kabul ederiz “yani bizim ilahımız -haşa- atomlar olur, zerreler olur” ve böyle bir şeyi kabul eden insan kâinata ki en aptalca ve batılca şeyi yapmış olur ve elbette yüz defa hayvandan daha hayvan, daha şuursuz olduğunu gösterir. Şimdi geldik işin en güzel yerine ve neredeyse bütün ateistlerin delil olarak getirdiği “EVRİME”. Bu yazıda evrim vardır yoktur ya da evrimden kastın ne olduğuna dair vs. bir şey söylemeyeceğim evrimin kesinlikle olduğunu kabul edelim hatta bunu “Entropi Kanunu” gibi bir kanun kabul edelim yani inkâr edilemez bir gerçek olduğunu kabul edelim ve ona göre bir yaratıcının olup olmadığını inceleyelim. Gördüğümüz kadarıyla bilgisiz ateistler -çok büyük bir kesimi böyle- evrimi delil getirerek yaratıcıyı devreden çıkarıyor. Çoğu ünlü evrimci, ateist, bilim insanı evrimi delil getirerek bir yaratıcıyı devreden çıkarmıyorlar çünkü onlar da gâyet iyi biliyor ki evrim YARATICI’NIN olmadığını göstermez. Nasıl mı şöyle: Örneğin ortada bir menemen var ve ben bu menemenin nasıl yapıldığını size özetle anlatayım: domates koyuyorsun, tuz koyuyorsun, yağ koyuyorsun, ateşte pişiriyorsun... Özetle tarifi bu. Evrimi delil getirerek yaratıcıyı devreden çıkaran ateistler diyor ki biz aklımızla (bilimle) menemenin nasıl yapıldığını açıklarız, açıkladık (EVRİM) o zaman bunu yapana gerek yoktur yani bir şeyin nasıl yapıldığı açıklanıyorsa onu yapana ihtiyaç yok demektir, o yüzden bu menemen TESADÜFEN, KENDİ KENDİNE oluşmuştur. Ama biz deriz ki “Biz bilimle onun nasıl yapıldığını araştırır (menemenin nasıl yapıldığını öğrenir) bunu yapan arka planda ki gücü ararız. (Menemeni yapan aşçı gibi.) Şimdi aklı, mantığı, zekâsı, vicdanı olan bir ateiste bu menemeni gösterip tesadüfen oldu desek bize ne der “aşçı olmadan menemen mi olur hiç kendi kendine olur mu?” der. Daha bir menemenin dahi tesadüfen meydana gelemeyeceğini söyleyen ateist şu koca kâinatın, onun içinde ki yıldızlanın galaksilerin dünyanın ve canlılığın ve en önemlisi de İNSANIN tesadüfen oluştuğunu düşünür ve söyler. Böylece bin derece muhal olan bir düşünceyi savunur. Dördüncü Yol: Yaratıcı Yani AKILLI, mantıklı bir insan hiçbir şekilde Yaratıcıyı-Tanrıyı inkâr edemez buna istediği ismi versin. Diğer sorularda açıklandığı üzere bu yaratıcı da Allah Teâlâ’dır.
Answers ( 0 )